Blogda Aramak İçin TIKLAYINIZ
|
|
|
Fen bilgisi Anne Karninda bebek gelisimi sunu
Posted in
Fen Bilgisi ve Teknoloji Dersi Dosyaları
|
Fen bilgisi 5.sinif yazililari
Posted in
Fen Bilgisi ve Teknoloji Dersi Dosyaları
|
Fen bilgisi 5.sinif yazililari
http://rapidshare.com/files/145562851/5.s__305_n__305_fyaz__305_l__305_lar__305_.rar Fen bilgisi 5.sinif yazililari
Posted in
Fen Bilgisi ve Teknoloji Dersi Dosyaları
|
deri hakkinda bilgi
DERİ
Dokunma duyusu organı olan deri vücudun üstünü kaplar. Doğal deliklerin içi, sindirim ve solunum organlarının iç ve dış yüzeyleri de mukoza denilen yalınkat bir deriyle kaplıdır Derinin üstünde kıllar ve gözenek adı verilen çok küçük delikler bulunur.
Derinin Yapısı
Deri üstderi ve altderi diye iki kısma ayrılır. Altderinin altında da derialtı dokusu denilen yağlı bir tabaka yer alır. Bu tabaka derinin kaslar ve kemikler üstünde kalmasını sağlar. Bundan yararlanılarak hayvanların derisi kolayca yüzülebilir.
Üstderi’nin kalınlığı bir milimetrenin onda biri kadardır. Üst kısmı cansız (boynuzsu tabaka), alt kısmı canlıdır. Üstteki ölü hücreler aşınıp döküldükçe alttan yeri doldurulur. Malpigi tabakası da denen canlı kısımda deriye rengini veren boya maddeleri bulunur.
Altderi esnek ve dirençlidir. Kılcal kan damarları, sinir uçları, kıl kökleri, ter ve yağ bezleri bu kısımda bulunur. Kıl’ın gövdesi cansız, fakat kökü canlıdır. Kıl günde ortalama 0,2 mm kadar uzar. Kan dolaşımı arttıkça kılın büyümesi de hızlanır. Kötü beslenme ve kötü kan dolaşımı kılların dökülmesine yol açar. Bazı hastalıklar da kılların dökülmesine sebep olur (kellik, saçkıran v.b.). Kılların beyazlaşması ise kıl soğanındaki boya maddelerini akyuvarların yok etmesinden ve mikroskopik hava kabarcıklarının kıla yerleşmesinden ileri gelir. Her kılın dibinde bir irkilme kası vardır. Soğuk ve korku gibi etkiler bu kasın kasılmasına ve kılın dikleşmesine sebep olur. Kılların dibinde bulunan salkım biçimindeki bir yağ bezi durmadan yağlı bir sıvı salgılar. Bu yağ deriyi ve kılları yağlayarak sudan korur.
Derinin Duyarlığı
Deri dokunma organıdır. Dokunma, basınç, sıcak, soğuk ve acıyı algılar. Altderide bulunan sinir uçlarına bağlı duyu cisimciklerinin kimi dokunmayı, kimi basıncı, kimi sıcağı, kimi soğuğu, kimi acıyı alır. Geniş yüzeyi ve büyük duyarlığıyla deri vücudumuzun dış etkilerden korunmasını sağlar. Bu nedenle deriin bakımı ve korunması insanlar için büyük önem taşır.
Üstderide dıştan içe doğru şu kısımlar bulunur: boynuzsu tabaka; bu tabakanın yassı hücreleri durmadan ve göze çarpmadan dökülür; Malphigi tabakası; bu tabakanın altında yeni hücreleri doğuran bir hücre tabakası vardır (içinde de boya maddeleri bulunur).
Altderi iki kattır: “mememsi” denen üst kat, üstderinin alt tabakasının içine giren, bir sürü mememsi çıkıntılar, meydana getirir; içinde dokunma cisimcikleri (Meissner cisimcikleri, Krause cisimcikleri, Paccini cisimcikleri) ve damar kıvrımları bulunur, alt kat, damarları, bezler, kasları ve sinirleri saran esnek bağ dokusundan oluşur.
İkincil ürünlerin hemen hepsi üstderiden oluşur: kıllar, tırnaklar, yağ ve ter bezleri. Deride, yaşlandıkça artan ve alttaki kasların etkinliğinden doğan kırışıklıklar bulunur.
• Karşılaştırmalı Anatomi: Deri organizmanın dış yüzünü saran, çok değişik ek organları taşıya, çok görevli temel organlardan biridir. Omurgalılarda daima üst üste iki tabakadan meydana gelir: aralıksız olan üstderinin alt yüzünden başka yerinde kan bulunmaz: üstderi hayat boyunca durmadan çoğalır; altderi ise bağ dokusu şeklindedir; tel, yağ ve lenf dokusu tabakalarından oluşur; kan damarları bakımından da zengindir. Bu dokuların her biri, koruyucu rol oynayan kıl, tüy, pul, tırnak, toynak, diş, boynuz v.b. gibi koruyucu organları meydana getirir. Derideki kan damarları özellikle büzülgendir; sempatik sinir sistemi her an ve her noktada derideki kan akımını ayarlayabilir (kızarıklık, solukluk). Hayvanı soğuktan, sıcaktan, dokunmadan v.b. haberdar eden birçok duyu sinirlerinin uçları da deride bulunur.
Derinin çok çeşitli görevlerine en iyi örnek kuyruksuz amfibyumlar (kara ve su kurbağası) derisidir. Deri, kurbağalarda solunumun hemen tümünü sağlar, suyu ve suda erimiş besinleri emer; zehir salgılar (kara kurbağası), gözler kapalıyken ışığa karşı duyarlık gösterir, çevrenin rengine uyar, nihayet bazı türlerde (pipa, nototrema, rhinoderma) yumurtaların kuluçkalanması ve açılması, hepsindde ısıdan, çarpmadan, bakterilerden korunma, dokunma duyusu v.b. gibi görevlerde hep deriye aittir.
• Fizyoloji: Deri aslında bi koruma organıdır. Edilgin koruma araçlarının en mükemmel örneğidir. Çünkü iletkenliği kötü olduğu için ısı değişimlerine karşı vücudu korur; dokusu çok sağlam olduğu için asalakların, mikropların zehirlerin girmesine, çarpmalara karşı koyar; içindeki çok sayıda sinirlerle (üstderi ve altderi cisimcikleri) ve üstündeki hareketli kıllarlaüç çeşit dokunma duyusu (şekil, basınç, ısı) verir. Deri salgılarının da koruyucu bir rolü vardır: yağ maddesi boynuzsu tabakayı yumuşak tutar; terleme ve buharlaşma yoluyla, organizma artıklarının bir kısmını (ter) atarak vücut ısısını ayarlar.
• Patoloji: Deri hastalıklarının bir kısmı, yani kaynağı dışta olanları genellikle asalaklardan veya yerel tahrişlerden ileri gelir. Kaynağı içte olanları ise, bazı maddelerin veya mikropların sebep olduğu bozukluklardan ileri gelir. Doğuştan gelen deri hastalıkları da vardır.
• Deri kası: En önemli deri kasları şunlardır: altçeneden köprücük kemiğine kadar boynun iki tarafından uzanan boyun deri kası; boyun deri kasının devamı gibi görünen, çift ve bakışımlı olarak hemen hemen kesintisiz bir örtü halinde yüzü kaplayan yüz deri kasları. Deliklerin (ağız, burun, göz kapakları) çevresinde toplanan bu kaslar pek çeşitli yüz ifadelerini sağlar.
Deri sözünün aslında yalnız işlenmiş veya bir ilk işlemden geçmiş hayvan derisi için kullanılması gerekirken, zamanla bu terim hem işlenmiş hem de işlenmemiş deriyi anlatmak için kullanılan bir genel ad olmuştur. Bu konuda tam bir ayırım yapabilmek için, yerine göre post, ham deri, işlenmiş deri gibi terimler kullanılması doğru olur.
Deri işleme yerlerinde, memeliler, kuşlar, sürüngenler, balıklar gibi birçok hayvan çeşidinin derileri işlenir. En çok kullanılan, öküz, inek, boğa, at, dana, keçi, koyun gibi hayvanların derileridir.
Kesilen bir hayvanın derisinin yüzde 60 kadarı sudur. Bunun için de, bu derilerin bozulmalarını önlemek için, kurutma, tuzlama yollarından biriyle, bazen de bu iki yoldan her ikisi birden kullanılarak işlenmeye başlayıncaya kadar muhafaza edilmeleri gerekir. Böylece de, tuzlanmış deri, kuru deri veya tuzlanmış kuru deri adıyla anılan deri elde edilmiş olur.
Ham deriler, yani bir ilk işlemden geçirilmiş olan deriler, bunları işlenmiş deri durumuna getiren yerlerde işlenir. Ham derilerin görünüşleri ve özellikleri birbirinden değişiktir. Bu özellikler, derinin çeşidine ve işlenme tarzına bağlıdır. Deriyi işleyen kimsenin başarısı, işleyeceği deriyi seçmesi bilmesine ve bu deriye en elverişli işleme tarzını bulmasına bağlıdır. Suni deriler, gerçek derilerin özelliklerine ve iyi niteliklerine sahip olmaktan çok uzaktır. Bununla birlikte, modern sanayide suni derinin kullanım alanı yine de çok geniştir (ayakkabı, bavul, çanta, cilt yapımı, mobilyacılık v.b.). Suni deri pek çeşitli karışımlarla elde edilir (deri, keçe, kumaş v.b. artıkları ile kauçuk, kurutucu yağlar, selüloz asetatı v.b. karışımları). Bazen de bu karışımı üzerine dökerek suni deri elde etmek amacıyla bez, ağaç lifleri gibi maddeler kullanılır.
• Ak deri yöntemi: Önce Orta Asya'da bulundu. Buradan Anadolu'ya yayıldı. Özellikle Bergama kentinde yapıldığı için Pergamena diye de anılır. Bu tür deri, papirüsten daha dayanıklı olduğu için, papirüse tercih edilir. Uzun süre korunması gereken kitap ve yazılar eskiden ak deri üzerine yazılırdı. Günümüzde de kitap ciltleri ve guvaj boya ile yapılan resimler için kullanılır ve tirşe adını alır.
Tüberkülinle elde edilen deri içi tepkimesi, tüberküloza karşı alerji bulunup bulunmadığını anlamaya yarar. Deri içine yapılan şırınga iltihapla sonuçlanırsa tepkime pozitiftir; iğne yapılan kimsenin "alerjili" olduğunugösterir; aksi halde, yani iltihap olmazsa tepkime negatiftir ve kişi alrjisiz sayılır.
• Deri kanseri: Kırk yaşından önce seyrek görülür. Bağ dokusu epitelyomasının bir çeşididir. Siğil şeklinde başlar, sonra gelişerek yara halini alır. Çoğu zaman üzeri yapışık bir kabukla kaplıdır; kabuk koparılırsa yeniden oluşur. Başlangıçta görünüşü tehlikesiz olan deri kanseri, bütün kanserler gibi gelişme göstererek, lenf düğümlerine kadar varan derin bir yara halini alır. Işınla, elektrokoagülasyonla veya ameliyatla tedavi edilmelidir.
• Deri kistleri: Doğuştan gelir, fakat bazen çok geç ortaya çıkar. Özellikle kaşların bitiminde, boyunda, yumurtalıkta, erbezlerinde v.b. bölgelerde yer alır. Bu kistlerin içinde çoğu zaman kıl, diş, kemik ve deri parçaları bulunur. Cinsiyet bezlerindeki deri kistleri basit dizembriyomlardır. Boyunda, kaş bitiminde olanlar ise solungaç dizembriyoplazilerdir.
• Temastan olan deri iltihabı: bir meslekten veya ev işlerinden ileri gelebilir. Sanayide, kozmetiklerde ve deri bakımıyla ilgili sıvı ve pomatlarda kullanılan kimyasal bileşiklerin son derece çoğalması yüzünden son otuz yıl içinde bu iltihaplarda da artış oldu. Temastan olan deri iltihapları alerji olaylarıyla ilgili olabileceği gibi olmayabilir de. Alerji varsa büyük bir ihtimalle iltihap olur, alerji yoksa iltihap hemen hiç olmaz. Objektif belirtiler çok çeşitlidir: Kaşıntı, yanma, kızartı, kurdeşen, kıl kökü iltihabı, kabarcık, doku kangreni, kararma, özellikle kuru veya akıntılı egzama.
Mesleklerden ileri gelen deri iltihapları pek çoktur; çimento egzaması, maden işleyenlerde görülen yağ çıbanları; krom, nikel ve çinko kaplama işlerinde çalışanlarda görülen müzmin yaralar; oduncularda rastlanan meşe iltihabı; çikolata ve şekerlemecilerde görülen tırnak derisi iltihabı; çuhaçiçeği, maydanozgiller, kasımpatı, lâle, sarmaşık gibi bitkiler yetiştiren bahçıvan ve çiçekçilerde rastlanan deri iltihapları; enginar, yaban havucu, domates yetiştirenlerde görülen, kalsiyum siyanamid, thanmetopoeas tırtılları, tahıl uru, hayvan uru gibi şeylerle temastan ileri gelen çeşitli deri iltihapları; kininli şampuan, kokulu sabun kullanan berberlerde görülen egzamalar. Parafenilen-diyamin'li boyalar özellikle zararlıdır. Bazı insanlar para grubundan (para durumunda ilkel aminler) prokain, sülfamit v.b. gibi bileşiklere karşı çok hassastırlar. Kimya, dokuma ve ecza sanayiinde çalışan işçilerde bu iltihaba yol açan maddeler saymakla bitmez: hidrokarbürler ve bunların klorlu türevleri, kükürt, sülfatlar, karbon sülfür, fosfor seskisülfür, siyanürler, civa veya arsenik tuzları, hidrokinon, fenoller, dinitrofenol, trinitroanisol, flüorürler, flüorosilikatlar, plastik maddeler, sentetik vernikler, selenyum, terpenler, rotenonlar, pretirler, cam veya maden yünü, amyant, anilin türevi boyalar, kinakrin klorhidrat, sülfotiyazol, penisilin, streptomisin B vitamini, arnica, ipeca, kinin v.b.
Ev kadınlarında görülen deri iltihapları (su egzaması, çamaşır egzaması) koyu javel suyu, deterjanlar, cilâ macunları, alkali sabunlar, çamaşır sodası, terbentin ruhu gibi maddelerden ileri gelir.
Dıştan kullanıldığında deri iltihabı yapabilen ilâçların sayısı pek çoktur: kükürt, gri merhem, D.D.T., pikrik asit, krizarobin, sparadraps, iyodoform, Peru merhemi, sülfamidli pudralar ve özellikle mentol, sarı civa oksiti, terpenli kan çekici ilâçlar, hattâ prometazinli kremler. Prometazin aslında ilâç olarak verilirse, antihistaminiktir. Güzellik için kullanılan kremler, yüz boyaları, tırnak cilâsı, bergamotlu kolonyalar deri iltihabına yol açan müstahzarlardır. Zarar bunların kalitesinden değil, içlerindeki sentetik kokulardan veya eriyebilen boya maddelerinden ileri gelir.
Anilin boyalarıyla boyanmış boyun atkıları ve astarlar, naylon, çorap lastikleri, lastik korseler gibi giyim eşyası da deri iltihabı yapabilir. Meşin bilezik, tahta kolye, plastik maddeden gözlük, çeşitli maddelerden yapılan küpeler de egzamalara sebep olabilir. Temastan ileri geldiğinden şüphelenilen iltihap hallerinde, zararlı maddeyi meydana çıkarmak için sıkı bir araştırma yapmak şarttır. Araştırma, hastanın mesleği, ev işleri, boş zamanlarındaki uğraşları, kullandığı kozmetikler, derisine sürdüğü ilâçlarla ilgili olmalıdır.
Deri testleri, her zaman değilse de çoğu zaman tepki uyandıran maddeyi ortaya çıkarabilir. Önleyici tedavi, zararlı maddelerle teması azaltacak tedbirleri almak ve zararlı maddenin yerine daha az zararlı bir madde koymakla sağlanır. Korunmak için kauçuk eldiven (her çeyrek saatte bir değiştirmek şartıyla) veya piyasada satılan görünmez eldiven kullanmak, çalışma sırasında silikonlu kremler, geceleri az miktarda pH (4)lü merhemler sürmek gerekir.
Hastalığı iyileştirmek için asepsili iltihabı hafifletmek ve çoğu zaman bu iltihaplara eklenen mikroplu intanları da tedavi etmek gerekir. Temas edilen maddelere dayanıksızlığı kolaylaştıran etmenleri (karaciğer, iç salgı veya otonom sinir sistemi bozuklukları, dış zehirlenmeler, kahve, çay, alkol) ortaya çıkarmak için çoğu zaman genel bir muayene şarttır.
Deri, en eski çağlardan beri eşya yapımında kullanıldı; deriyi süs sanatlarında ilk kullanan araplar bu tekniklerini İspanyollara öğrettiler; İspanyollar da Cordoba derisi denilen, perde ve minderlerde kullanılan kabartılı, oymalı ve boyalı deriler yaptılar. Flandre bölgesi, Hollanda, Venedik derileriyle ünlüdür), Fransa, Ortaçağdan başlayarak kılıf ve kitap ciltleri için çeşitli deriler yaptılar; bu deriler Rönesans ve XVI. yy.dan başlayarak döşeme eşyasında da kullanıldı. Baskı ile süslenmiş, kabartmalı ve yıldızlı deriler yanında çeşitli biçimlerde süslenmiş hayvan derileri kullanılırdı: dövme, suni, noktalı ve benekli, altın ve gümüş tellerle süslü, yüzülmüş ve çekiçle işlenmiş deriler. XVIII. yy.dan başlayarak çok kullanılan, "maroken" diye adlandırılan deri, büroları, değerli sandık ve kasaları, tam takım mobilya eşyasını örtmeye yaradı. XX. yy.da deri yerine taklitler kullanıldı (plastik maddeler, suni deriler).
Posted in
Fen Bilgisi ve Teknoloji Dersi Dosyaları
|
canlilarin siniflandirilmasi nasil olur
CANLILARIN SINIFLANDIRILMASI
Dünyamızda yaşamakta olan canlılar incelenirse özelliklerinin çok farklı olduğu gözlenir.Bu farklara rağmen bu canlıları derece derece ve birbirlerine benzeyenleri bir araya toplayarak gruplandırmak mümkündür.Canlıların benzerliklerine göre gruplandırılmasına sınıflandırma (sistematik) denir.Hayvanlar ve bitkiler belirli bir düzen içerisinde sınıflandırılır.
SINIFLANDIRMA SİSTEMİNİN GELİŞİMİ
Canlılar; monera, protista, fungi, bitki ve hayvan olmak üzere gözle görülmeyen çok küçük organizmalardan dev ağaçlara ve binalara kadar bir dağılım gösterirler.Bu büyük hayat çeşitliliğini tanıyabilmek için, büyük grupları daha küçük gruplara ayırmak gerekir.Biyologlar dünyadaki canlıları sınıflandırmamış olsalardı, bu kadar çeşitli olan canlılara ulaşmak mümkün olmayacaktı. Sınıflandırmanın amacı, canlıları bir sistematiğe oturtmak ve tabiatı daha kolay anlaşılabilir hale getirmektir.
İlk sınıflandırmayı Yunan Filozofu Aristoteles (m.ö.383-322) yapmıştır.Aristoteles bitkileri otlar, çalılar, ağaçlar; hayvanları ise yaşadıkları yere göre karada, suda ve havada yaşayanlar şeklinde gruplandırmıştır.Aristoteles’in sınıflandırması canlıların görülebilen ve morfolojik özelliklerine göre yapılmıştır. Günümüzdeki sınıflandırılmada, canlıların bütün özellikleri göz önünde bulundurulur.
Örneğin yarasanın kanatlarına bakarak onu kuşlar sınıfında incelemek mümkün değildir.Yarasa bütün özellikleri ile bir memeli hayvandır.
Sınıflandırma, canlıların görülen bir veya birkaç özelliğine göre yapılırsa ‘suni sınıflandırma’ (yapay sınıflandırma) adını alır. Aristo’nun yapmış olduğu sınıflandırma yapay sınıflandırmadır. Buna ampirik sınıflandırma da denir.
Günümüzde sınıflandırma, canlıların akrabalık ilişkilerine göre yapılır. Sınıflandırılmada canlıların tüm özellikleri göz önünde bulundurulur.Bu çeşit sınıflandırmaya ‘tabii sınıflandırma’ (doğal sınıflandırma) denir.
Doğal sınıflandırma bilimsel olan sınıflandırılmadır.Buna filogenetik sistematik da denir.
Bir canlıyı türün evrim sistematiğine geçirdiği gelişmelere filogeni (soy oluş), embriyo döneminde geçirdiği değişmelere ontogeni (birey oluş) denir.
SINIFLANDIRMA BİRİMLERİ
Sınıflandırmanın en küçük birimi tür dür.Sınıflandırmada tür kavramını ilk kuran kişi John Ray dır.
Tür ortak bir atadan gelem,yapı görev bakımından ortak özelliklere sahip olan, kendi aralarında çiftleşerek verimli döller meydana getirebilen bireylerin oluşturduğu topluluktur. Sistematikte her tür iki isimle adlandırılır.Bu iki isimden 1. si canlının cinsini 2. si tanımlayıcı özelliğini belirtir.Her türün iki isimle adlandırılması ilk kez Carolus Linnaeus tarafından kullanılmıştır.
Türlerden daha büyük topluluklar da vardır.Bunlar sırasıyla cins, familya, takım, sınıf, şube ve alem dir. Birbirlerine çok benzeyen yakın türlerin gruplaşmasıyla cinsler ortaya çıkar.Örneğin kedi, aslan ve kaplan türleri ‘felis’ cins adı altında toplanır.
Felis domesticus :Kedi
Felis leo :Aslan
Felis tigris :Kaplan
Her tür kendi cinsiyle belirtilir.Bu kural bütün dünyada kullanılır.
Böylece karışıklık önlenir.Cinslerin ortak karakterlerine göre gruplaşmasına familyalar meydana gelir.Benzer familyalar takımları oluşturur.Benzer takımların gruplaşmasıyla sınıflar ortaya çıkar.
Sınıfların bir araya gelmesiyle şubeler, şubelerin bir arya gelmesiyle alem meydana gelir.
Sınıflandırmada birimler büyükten küçüğe doğru gidildikçe, birimin kapsadığı birey sayısı artar, aralarındaki benzerlik azalır.Büyük biriden küçük birime doğru gidildikçe birey sayısı azalır, benzerlik artar.
BİLİMSEL SINIFLANDIRMANIN
DAYANDIGI TEMELLER
Günümüzde geçerli olan sınıflandırma filogenetik sınıflandırmadır. Bu sınıflandırmaya göre bütün canlıların ortak bir atası vardır.Bu sınıflandırmanın açıklanabilmesi için akrabalık derecelerinin açıklanması gerekir.Akrabalık derecelerinin belirlenmesinde bazı temel kurallar göz önüne alınır.
1) Homolog Organlar: Yapıları ve gelişimleri birbirlerine benzeyen fakat farklı görevleri olan organlara homolog organlar denir.Örneğin fok balığının ön yüzgeci, yarasanın kanadı, kedinin pençesi, atın ön bacağı, insanın eli homolog organlardır.bunları her biri yaklaşık olarak aynı sayıda kemik, kas, sinir ve kan damarlarına sahiptir.Aynı plana göre düzenlenmiş ve aynı gelişme biçimine sahiptir.homolog organlar canlıların ortak bir atadan geldiğinin kanıtlarından biri olarak ileri sürülmektedir.
Bazı organlar aynı kökten gelmedikleri halde, yaptıkları görev aynıdır.
Bu organlara anolog organlar denir.Kuş ve böcek kanatları analog organlardır.
2) Embriyolojik Benzerlik: Canlıların embriyo dönemlerinde geçirdikleri evreler ve farklılaşmalar birbirine çok benziyorsa bu canlılar yakın akrabadır.Omurgalı hayvanlarının embriyolarının ilk evreleri çok belirgin bir benzerlik gösterir.İlk evrede balık ve domuz embriyosunu ayırmak çok zordur.
3)Biyokimyasal Benzerlik: Çeşitli hayvanların plazma proteinleri arasındaki benzerlik derecelerinin antijen-antikor tekniği ile denenir.
Her hayvan türünün kan içeriği kendine özgün bir protein bileşimine sahiptir.yakın akraba olan canlıların plazma proteinlerinin benzerliği daha fazadır.
Bütün hayvanlarda hücrenin çalışması ve kalıtım faktörlerinin dölden döle geçmesi kromozomlar tarafından kontrol edilir.Bütün canlılarda kromozomların kimyasal yapısını DNA (deoksiribonükleik asit) meydana getirir.Akrabalık derecesi yakın olan canlıların DNA’larının baz dizilimlerinin benzerliği de artmaktadır.
Hayvanlar, protein metabolizması sonucu oluşan azotlu artıkları üre, ürik asit ve amonyak şeklinde idrarla vicuttan uzaklaştırılabilir.
Sınıflandırılmada canlıların idrarlarının bileşimi de dikkate alınır.
Memeli canlılarının çoğunda sindirim için aynı veya benzer enzimler kullanılır.Bu olaylar canlıların ortak bir kökten geldiğinin kanıtlarından biri olarak gösterilmektedir.
Bunlar başka yumurta tiplerinin benzerliği, organizmaların simetri şekilleri anatomik yapılarındaki benzerlikler gibi özellikler de doğal sınıflandırma yapılırken dikkate alınır.
Bazı organizmalar mevcut bir sınıflandırma sistemine koymak oldukça zordur.Çünkü canlıların taşıdıkları özelliklerin bazısı bir gruba, bazısı da diğer bir gruba ait olabilir.Örneğin tek hücreli olan euglena; hareketli , kloroplast taşıyan ve kendi besinini yapabilen canlıdır.
Euglena, hareketinden dolayı hayvan, kloroplast taşıdıgı ve kendi besinini kendisi yaptığından dolayı da bitki olarak kabul edilmiştir.
Bakteriler: Heteretroflardır. Parazit yada saprofit beslenirler. Fotosentez ya da kemosentez yapan ototrof olanları vardır.
Mavi-Yeşil algler:Fotosentez yaparlar.Kloroplastları yoktur. Fotosentez olayı stoplazma içine dağılmış klorofiller aracılığı ile olur.
PROTİSTA
a) Kamçılılar: Tek hücreli yapıya sahiptirler. Suda hareket ederler.
Heterotrof ve otorotrof olanları vardır.Örnek:Euglena.
b) Kök ayaklılar: Tek hücreli olan bu protozoalar besinlerini yalancı ayakları ile alır ve hareket eder.Örnek:Amip
c) Sporlular: Sporla ürerler. parazityaşarlar. Örnek: Plazmadizmmalaria
d) Silliler: Hücrenin çevresi hareket ve besin almayı saglayan sillerle çevrilidir. Örnek: Şapkalı mantar.
FUNGİ
Çok çekirdekli hücrelere sahip olup, sporlarla ürerler. Örnek: Şapkalı mantar.
BİTKİLER
Algler, çiçeksiz bitkiler ve çiçekli bitkiler olmak üzere üç grupta incelenir.
Algler: İletim demetleri yoktur.İletim demetleri olmadığından su ve suda erimiş madensel tuzları tüm bitki tüzeyi ile alırlar.Doku farklılaşması yoktur.
Çiçeksiz Bitkiler: Kendi arasında ikiye ayrılır.
1) Kara yosunları: İletim demetleri yoktur.Eşeyli ve eşeysiz üreme, döl değişimi şeklinde birbirini takip eder. Gametleri gametongium denen keselerde oluşturur.döllenme sonucu oluşan zigot bir süre ebeveyne bağlı kalır.
2) Eğrelti otları: İletim demetleri vardır.Gerçek kökleri yoktur. Eşeyli ve eşeysiz üreme döl değişimi şeklinde birbirini takip eder.
Çiçekli Bitkiler:İyi gelişmiş iletim sistemleri vardır.Üreme organları çiçek şeklinde özelleşmiştir.Açık ve kapalı tohum olak üzere iki grupta incelenir.
1) Açık tohumlular: Her zaman yeşildirler.Soymuk demetlerinde kalburlu hücreler vardır, arkadaş hücreleri yoktur.Çiçekleri daima tek eşeylidir.Tohumları daima çok çeneklidir.Tohum taslakları yumurtalık
dışına gelişir.
2) Kapalı tohumlular: En gelişmiş bitki sınıfıdır.Her zaman yeşil değildirler.Çiçekleri genelde erseliktir.Çiçeklerinde çanak ve taç yaprak farklılaşması vardır.Kapalı tohumların iki önemli sınıfı vardır.
1)Monokotiledonlar (bir çenekliler): Embriyolarında tek çenek yaprağı taşırlar.Otsu bitkilerdir.Tek yada çok yıllık olabilirler.İletim demetleri dağınık ve düzensiz sıralanmıştır.Korteksi incedir.Meristem kambiyumu yoktur.Yaprakları paralel damarlıdır. Saçak kök sistemi bulunur.
2) Dikotiledonlar(iki çenekliler): Embriyolarında iki çenek yaprağı taşırlar.Otsu ve odunsu bitkilerdir.Tek yada çok yıllık olabilirler.
İletim demetleri dairesel çizilmiştir. Korteksi incedir.Enine kalınlaşmasını sağlayan kambiyum (meristem) bulunur.Yaprakları ağsı damarlıdır.Ana kök ve buna bağlı yarı kökler gelişmiştir.
HAYVANLAR
Çok hücreli heterotrof canlılarıdır.Aktif hareket ederler. Omurgalılar ve omurgasızlar olmak üzere iki gruba ayrılırlar.
Omurgalılar(kordalılar)
Omurgalılar ve ilkel kordalılar olmak üzere iki gruba ayrılırlar.
A) Omurgalılar:Vücutlarının sırt tarafında bir sinir kordonu bulunur.İç iskelet eklemlidir. İskelete bağlı kaslar hareketi sağlar.Hepsinde beyin ve beyini koruyan kafatası vardır.Dolaşım sistemleri kapalıdır.Holozoik olarak beslenirler.Çoğu ayrı eşeylidir.Balıklar, kuşlar, kurbağalar, sürüngenler ve memeliler olmak üzere beş sınıfa ayrılırlar.
1) Balıklar: Vicutları pullarla örtülüdür.İç iskelet kemikten ya da kıkırdaktan oluşmuştur.Solungaç solunumu yaparlar.Kalpleri iki odacıklıdır.Kalplerinde sürekli kirli kan bulunur.Vücutlarında temiz kan dolaşır.Soğuk kanlı hayvanlardır.Boşaltım organları mezonefros tipi böbreklerdir.Boşaltım maddelerinin, üreme hücrelerinin ve sindirim artıklarının toplandığı kloak denilen yapıya sahiptirler.Örnek:köpek balığı, alabalık, sazan.
2) Kuşlar: Akciğer solunumu yaparlar.Kalpleri dört odacıklıdır.Kalbin sol karıncığından çıkan aort sağa kıvrılarak dallanır.Sıcakkanlıdırlar.Boşaltım organı metanefroz tipi böbreklerdir, vücut tüylerle kaplıdır.Tüysüz olan bölgeler pullarla örtülüdür.Kloaklıdırlar. Dişleri yoktur.Örnek:martı, bülbül, tavuk, ördek, deve kuşu.
3) Kurbağalar: Lavralar solungaç solunumu, erginleri akciğer ve deri solunumu yaparlar.Kalpleri üç odacıklıdır.Vücutlarında karışık kan dolaşır.Soğukkanlıdırlar.Azotlu dolaşım maddesi amonyaktır.Boşaltım organı mezonefroz tipi böceklerdir.Kloak lıdır.Derilerinin mukus salgısı olan mukus, deriyi kaygan tutar.Örnek:semender, kuyruklu kurbağa, su kurbağası.
4) Sürüngenler: Akciğer solunumu yaparlar.Kalpleri üç odacıklıdır
(timsah hariç).Soğukkanlıdırlar.Erginlerinin boşaltım organları metanefroz tipi böbreklerdir.kloak lıdırlar.Dişilerde yumurta kanalının bir bölümü yumurta akı, diğer bölümü yumurta kabuğu yapacak şekilde özelleşmiştir.Vücut keratinle kaplı olduğundan kurudur. Örnek:yılan, timsah, kaplumbağa, kertenkele.
5) Memeliler: Akciğer solunumu yaparlar.Kalpleri dört odacıklıdır.Kalbin sol karıncığından çıkan aort sola kıvrılarak dallanır.
Sıcakkanlı hayvanlardır.Kloak yoktur.Ürogenital sistem sindirim sisteminden ayrı olarakdışarıya açılır.Boşaltım organı metanesaz tipi böbreklerdir.Sinir sistemleri çok gelişmiştir.Örnek:fare, yarasa, kirpi, insan,balina.
B) İlkel kordalılar: İskeletleri kıkırdaktır.Yutak bölgesinde solungaç yarıkları, sırt tarafında da sırt ipliği bulunur.Bu grubun tek örneğiAmfiyoksüs tür.
OMURGASIZLAR
Süngerler, sölentereler, solucanlar, yumuşakçalar, eklembacaklılar ve derisi dikenliler olmak üzere gruplandırılmışlardır.
a) Süngerler: Yapısını oluşturan hücreler arasında iş bölümü vardır.Hücresel farklılaşma görülmesine karşın hücrelerde doku oluşturmak için iş bölümü yoktur.
b) Sölenterler: Bu şube üyeleri oyu bir kese gibi düzenlenmiş tek açıklı sindirim boşluklarına sahiptirler.Örnek:deniz anası, hidra, mercanlar.
c) Yassı solucanlar: Sinir ve üreme sistemlerine sahiptirler.Örnek:
tenya, planoria.
d) Yuvarlak solucanlar: Bitki ve hayvanlarda parazit yaşarlar.Örnek:
bağırsak solucanı.
e) Böcekler: Vücutlarının tamamı epidermisin salgıladığı kitin ile kaplıdır.Trache solunumu yaparlar.
CANLILARDA BESLENME İLİŞKİLERİ
Besleme sistemine göre canlılar üreticiler(ototroflar) ve tüketiciler(heterotroflar) olmak üzere iki grupta incelenir.Üretici canlılar(ototroflar) kendi besinlerini yapar.Tüketiciler(heterotroflar) besinlerini kendileri yapamaz.Doğrudan veya dolaylı olarak ototrof canlılardan sağlar.
OTOTROF BESLENME
Kendi besinini kendisi sentezleyebilen organizmalara ototrof (üretici) canlı denir.Enerji sayesinde inorganik maddelerden organik madde sentezleyebilirler.Bitkiler, algler ve bazı bakteriler ototrof canlılardır.Kullanılan enerji kaynağına göre, ototrof organizmalar fotosentez yapanlar ve kemosentez yapanlar olmak üzere iki bölümde incelenir.fotosentez yapan canlıların klorofili vardır.bunlar klorofilleri sayesinde güneş ışınlarını soğurarak organik besinlerde kimyasal bağ enerjisine çevirirler.
Kemosentez yapan organizmalar genellikle bakterilerdir.Bunlar gerekli enerjiyi amonyak, hidrojen, sülfür gibi belirli inorganik maddeleri oksitleyerek sağlar.
Nitrit bakterileri amonyağı nitrite, nitrat bakterileri nitriti, nitrata dönüştürür.bu sırada açığa çıkan enerji bakteriler tarafından ATP sentezinde kullanılır.Bu şekilde gerçekleşen ATP sentezine kemosentetik fosforilasyon denir.Bu ATP inorganik maddelerden organik maddelerin sentezi sırasında kullanılır.
Nitrit ve nitrat bakterileri azot döngüsünde rol oynar.Amonyağı, yeşil bitkilerin kolayca alıp kullanabileceği nitrat bileşiklerine dönüştürür.Amonyağın nitrata dönüştürülmesine nitrifikasyon denir.
HETEROTROF BESLENME
İnorganik maddelerden organik besin yapamayan, organik besinleri hazır olarak alan canlıların beslenme biçimine heterotrof beslenme denir.Böyle beslenen canlılara dış beslek veya tüketiciler adı verilir.
Heterotrof canlıların beslenme ve yaşama şekilleri holozoik, simbiyoz, saprofit olmak üzere üç grupta incelenir.
a) Holozoik Beslenme:Bu şekilde beslene canlılar besinlerini katı parçalar halinde alarak sindirirler.bunların sindirim sistemleri, avlarını yakalayabilmek için duyu organları, sinir sistemleri ve kas yapıları gelişmiştir.Otçul hayvanlar, etçil hayvanlar ve hem otçul hem etçil hayvanlar bu grupta incelenir.
b) Birlikte Yaşama:İki veya daha fazla türün bir arada kurdukları yaşam şekline simbiyosim denir.Bu canlılardan biri konak diğeri konuk adını alır.Birlikte yaşama yararlı ve zararlı birliktelikten oluşur.Yararlı
birliklerin beslenme biçimi kommensalizm ve mutualizm dir.Zararlı birlikteliklerin ise parazitizmdir.
1) Mutualizm:Bir arada yaşayan canlıların karşılıklı olarak yarar sağlaması şeklindeki beslenme biçimidir.Bu beslenme biçimine en tipik örnek likenlerdir.Liken, mantar ve yeşil algler in birlikte oluşturdugu bir yaşama birliğidir.
2) Kommensalizm:Bir canlı üzerinde yaşadığı canlıya zarar vermeden bu canlıdan yararlanıyorsa bu yaşama şekline kommensalizm denir.Örnek olarak yengeçlerin solungaçlarına tutunarak yaşayan bazı yassı kurtlar.
3) Parazitizm:Bir arada yaşayan iki canlıdan birinin digerini sömürerek ona zarar vermesi şeklinde olan beslenme ilişkisidir.Bazı bakterilerin sindirim enzimleri yoktur.Önemli monomerleri diğer canlı organizmalardan sağlarlar.Böyle bakterilere parazit bakteriler denir. Hastalık yapan parazit bakterilere de patojen bakteriler denir.
Bir canlı diğer bir canlının deri ve solungaçlarına yapışarak yaşıyorsa bu canlılara ektoparazit (dış parazit) denir.Koku ve diğer duyu organları iyi gelişmiştir.Bit, pire, tahtakurusu, uyuz böceği, sivrisinek bir ekoparazittir.
Bir canlı diğer bir canlının iç kısmında yaşıyorsa endoparazit denir.
Bu parazitler hücre içerisinde yaşıyorsa bunlara hücre parazitleri denir.Örneğin sıtmaya neden olan parazit plazmadium al yuvar hücresinde yaşar.Endoparazitler çok sayıda gamet oluştururlar.
Bundan dolayı üreme sistemleri çok gelişmiştir
Bitki üzerinde yaşayan ve konak organizmanın odun borularından su ve madensel tuzlar alarak fotosentez yapabilen parazitlere yarı parazit denir.Üzerinde yaşadığı konak bitkinin soymuk borularından hazır organik maddeler alarak yaşayan parazit bitkilere tam parazit denir.
c) Saprofit (çürükçül) beslenme:Biramayası, küf mantarı ve bakterilerin çoğu besinlerini katı olarak alamazlar.Bunlar gerekli olan organik besin maddelerini kokuşmaya yüz tutmuş bitki ve hayvan ölüleri üzerinden canlı artık ve salgılarından sağlarlar.Saprofitler öncelikle dışarı salgıladıkları enzimle besinlerini sindirir.Daha sonra küçük molekülleri emerler.Bu şekilde heterotrof beslenmeye saprofit beslenme denir.Saprofit bakterilerinin bir kısmı çürümede, bir kısmı ise mayalanmada rol oynar.
HEM OTOTROF HEM HETEROTROF BESLENME
Sinek kapan ve ibrik otu gibi böcek yiyen bitkiler fotosentezle organik madde yapar.Ayrıca yakaladıkları böcekleri salgıladıkları enzimlerle hücre dışında sindirirler.Daha sonra bu besinleri emerler.
DOGADA MADDE DEVRİ
Organik artıklar ve cesetler ayrıştırılarak inorganik maddelere dönüştürülür.Bu yollarla serbest kalan inorganik maddeler yeniden fotosentez ve kemosentez de kullanılır hale getirilir.Fotosentez ve kemosentez olaylarıyla inorganik maddeler yeniden organik bileşiklere dönüştürülür. Bu dönüşümlere doğada madde döngüsü denir.
Karbon devri: Bir dönümlük şeker kamışı her yıl atmosfer tabakasından 20 ton kadar karbondioksit kullanır.Bitki ve hayvan enerji elde etmek için organik maddeleri yıkar.Karbondioksit ve su ya kadar parçalanır.Hücre solunumu denen bu olay sonucunda oluşan karbondioksit tekrar atmosfer tabakasına verilir.
Azot devri: Bitkiler aminoasit ve protein sentezi yapabilmek için gerekli olan azotu, nitrat tuzları olarak topraktan alırlar.Bitkiler tarafından alınan nitratlar bitki hücreleri tarafından aminoasit ve protein sentezinde kullanılır.
Ölmüş bitki ve hayvanla, canlıların artıkları ve salgılarındaki proteinli maddeler saprofitler tarafından amonyağa dönüştürülür.Bu olaya pütrüfikasyon (kokuşma) denir.
Amonyak nitrit bakterileri tarafından nitrite; nitritte nitrat bakterileri tarafından nitrata dönüştürülür.Bu olaya nitrifikasyon denir.
Bitki tarafından kullanılmayan nitratlar azot bozan bakteriler ile parçalanır.Bu parçalanmadan açığa çıkan azot tekrar havaya karışır.Bu olaya denitrifikasyon denir.
Havanın azotu toprağa iki şekilde geçer:
1)Yıldırım çakması sonucu azot oksijenle birleşir.Daha sonra su ile etkileşince nitrik asit meydana gelir.Yağmurla toprağa inen nitrik asit toprakta bulunan sodyum ve potasyum bileşikleri ile etkileşerek nitrat tuzlarını oluşturur.
2)Toprakta, havanın serbest azotunu bağlayabilen ve kullanabilen azot bakterileri vardır.baklagillerin köklerindeki urlarda yaşayan ribozom da havanın serbest azotunu bağlayabilir ve azotlu madde yapar.Bu bakterilerin ölüleri topraktaki azotlu organik artıkları oluşturur.
Posted in
Fen Bilgisi ve Teknoloji Dersi Dosyaları
|
Canlıların Besin Zincirleri nedir
Beslenme basamağı; bir ekosistemdeki beslenme zincirinin aşamalarından her davranışlarına göre değişik basamaklarda sıfırlandırılır. İlk ve en alt basamakta fotosentezyoluyla kendi besinini kendisi üretebilen yeşil bitkiler ( üreticiler) bulunur. Bitkiler ya dabitkisel ürünler, ikinci basamaktaki otçul hayvanlar tarafından yenir. Üçüncü basamakta, otçulları yiyen birincil etçiler, dördüncü basamakta da birincil etçileri yiyen ikincil etçiler yer alır. Canlıların çoğu birkaç beslenme basamağında birden beslendiği için , leşle yada bitkisel ürünler de beslenir. Bazı otçullar da zaman zaman hayvansal ürünleri yer. Baktariler ve mantar gibi çürükçül canlıların, ölmüş, ilk basamaktaki bitkilerin yararlanabileceği besinler haline getirilmesi ise ayrı bir beslenme basamağını oluşturur.
Beslenme zinciri ekolojide, madde ve enerjinin bir canlıdan öbürüne yiyecek biçimde aktarılma dizisi. Canlıların çoğu yalnızca bir tek hayvan ya da bitki türüyle beslenmedikleri için, beslenme zinciri ilk halkasıdır. Etçil beslenme zincirinde bitkilerle beslenen (otçul) bir hayvanı daha büyük bir hayvan yer ve ielk besin kaynağından gelen madde ve enerji bu etçil hayvana aktarılmış olur. Asalak beslenme zincirinde, küçük bir canlı, kendisinden daha büyük olan konağın bir bölümüyle beslenirken kendisi de daha küçük asalakların konağı olabilir. Çürükçül beslenme zincirinde ise mikroorganizmalar ölü organik maddelerle beslenerek yaşamlarını sürdürür.
Beslenme zincirinin halkalarını oluşturan her beslenme basamağında ısı biçiminde bir enerji kaybı olacağından bir beslenme zincirinde en çok dört ya da beş basamak bulunabilir. Nüfus yoğunlugun çok yüksek olduğu bölgelerde yaşayan insanlar, tahıl yiyen hayvanlar yerine doğrudan tahıllar beslenerek beslenme zincirinin bir halkasını azalttıklarından, toplam yiyecek arzını arttırmış olurlar. Beslenme zincirine kadar kısalırsa son tüketiciye ulaşan toplam enerji miktarı da o kadar artar.
Bitkiler gibi kendi besinini üretme yeteneği olmayan hayvanlar, yaşamlarını sürdürebilmek için başka canlıları yemek zorundadır. Bu yüzden doğadaki yabani hayvanların yaşamı genellikle başka bir hayvanların yaşamı genellikle başka bir hayvana yem olarak son bulunur.Örneğin ot yiyerek beslenen bir tavşan günün birinde bir tilkiye yem olur, tilki ölünce de onun leşini bu kez sinek kurtçuları ile leşböcekleri yiyip bitirir. Bitkilerden başlayıp çeşitli hayvanların birbirini yemesiyle sürüp giden bu ilişkiyi çevirebilir (ekoloji) uzmanları beslenmezinciri olarak adlandırılır.
Doğada tek tür yiyecekle beslenen hayvan pek azdır. Tavşan yalnız otları değil yabani meyveleri ağaçların yaprak ve filizlerini de yiyebilir. Tilki ise tavşandan başka fareleri, şıçanları, kümes hayvanlarını ve böcekleri yiyerek beslenir. Bu nedenle, çok karmaşık olan bu ilişkiler ağını anlayabilmek için, pek çok besin zincirin arasındaki bağlantıyı kurmak gerekir. Çevre Bilim Uzmanları bu bağlantıyı göstermek için, canlıların adlarını ya da resimlerini oklarla birleştirerek ayrıntılı şemalar çizerler. Genellikle bir örümcek ağı kadar karmaşık olan bu şemalar ağı denir.
Aslında dağa son derece karmaşık olduğu için ğerçeğe birebir uyan bir beslenme ağı çizmek çok güçtür. Bu ağa katılacak her yeni hayvan başka bir canlıyı yediğinden ya da başka bir canlıya yem olduğundan, ağa eklenecek okların sonu gelmeyecektir. Çevrebilimciler bu güçlüğü yenmek için genellikle bir hayvanın yalnızca temel yiyeceklerini ya da belli bir bitki türünü yiyen bellibaşlı hayvanları göstermekle yetinirler.
Beslenme ağının çizilmesiyle, doğadaki bu karmaşık ilişkinin bazı notları açıklığa kavuşur. Enerjisini güneş ışığından hammaddelerini topraktan ve sudan alarak kendi besinini kendisi üretebilirler yeşil bitkiler genellikle en alt basamağa yerleştirilir. Temel olarak bitkiyle beslenen tavşan ve sıçan gibi hayvanlar bir üst basamakta toplanabilir. Bunlar otçul hayvanlardır. Daha çok öbür hayvanları yiyerek beslenen gelincik ve baykuş gibi hayvanlar ise daha yukarıdaki basamakta yer alır. Bunlar etçilerdir. Otçullar ile etçiller arasındaki basamağa da hem bitki hem hayvan yiyen porsuk, tilki gibi hayvanlar yerleştirilir. Bunlarda hepçiler’dir.
Beslenme basamağı denen bu aşamaların belirlenmesinden sonra beslenme ağı karmakarışık bir çizgiler yumağı olmaktan çıkarak düzenli bir şemaya dönüşür. Bu şemaya bakıldığında, bitkilerden otçulara ve etçilere doğru gidildikçe her basamakta daha az sayada canlı olduğu açıkça görülebilir. Bu nedenle, tabanı geniş tepesi dar olan bu şekil bir piramidi andırır. Bu beslenme piramidinin tabanında yaprak, ot, çiçek ve ağaçlarıyla kalabalık bir bitki topluluğu, tepesinde ise yalnızca bir iki gelincik yada baykuş vardır.
Yukarıda sözü edilen hayvanların çoğu ormanda yaşadığı için, çizilen bu piramit bir orman bölgesi beslenme ağıdır. Ama çöllerde tropik ormanlara varıncaya kadar, her yaşam ortamı için beslenme ağı çizilebilir. Örneğin denizlerdeki beslenme ağının en alt basamağında bitkisel plankton ya da fitoplankton denen çok küçük bitkiler yer alır. Küçük balıklar ve öbür deniz ara basamaklardır. En tepede ise köpekbalıkları, katil balinalar gibi iri ve yırtıcı hayvanlar bulunur.
Beslenme ağlarının incelenmesi bilim adamlarına birçok açıdan yardımcı olur. Söz gelimi bir ormandaki aynı türden bütün ağaçlar kesildiğinde ne olacağını önceden görebilmek için o ormanın beslenme ağı çizilir. Eğer az bulunun bir hayvan türü bu ağaçlardan beslenen hayvanları yiyerek yaşıyorsa, böyle bir kesim bu türün yaşamını tehlikeye atacaktır. Çevre korumacılar bir türü ya da bölgeyi en iyi nasıl koruyabileceklerine karar verirken, beslenme ağlarından ve benzeri yöntemlerden çok yararlanırlar.
Bütün canlılar hayatlarını sürdürebilmek için besin maddelerini tüketmek zorundadır. Bazi canlılar bu besinlerinin çoğunu kendi vücutlarında üretirler. Böyle canlılara ototrof denir. Bir çok canlı ise gerekli besinleri dış ortamdan hazır olmak zorundadır. Böyle canlılara ise hetteraf denir. Üç çeşit besin vardır.
Bütün hücrelerin en önemli enerji kaynaklarıdır. Genel formülleri cn (H2 O) ile gösterilir. Bu formülde glikoz için “n” yerine b yazarsak C6 H12 I6 solunum ürünleri H2 O ve CO2 dir. Karbonhitradlar, bitkilerde hücre çeperinin yapısını oluşturarak bütün canlı hücrelerde zarın yapısına katılarak ONA ve RNA da bulunarak yapısal fonksiyon da görülür. Yapısındaki şeker molekülünün sayısına göre üç çeşit şeker vardır.
a) Monosakkoritler (Tek Şekerler): Basit şekerlerde denir. İçerdikleri karbon atom sayısına göre 6 karbonlu olanlar (eksozlar); Glikoz, Fruktoz, Monosakkoritler, Disakkorit ve polisakkarıtlerin yapı taşı (monomeri) dirler.
Glikoz: Serbest olarak bol, üzüm ve incirde bol bulunur. Bütün polisakkaritlerin yapısını oluşturur.
Fruktoz: Bol ve olgun meyvelerde bol bulunur. Süt Şekeri denir. Bunun için hayvansal bir besin maddesidir.
Riboz: RNA nın ATP nin ve bazı enzimlerin yapısında bulunur. Deoksiriboz ise DNA nın yapısında bulunur.
b) Disokkaritler (çif şeker) İki monosakkaritin birleşerek meydana getirdiği şekerlerdir.
Maltoz (molt şekeri) = Glikoz+Glikoz
Laktoz (süt şekeri) = Glikoz+Galaktoz
Sükroz (sokkaroz = Çaş şakari) Glikoz+Fruktoz
Maltoz ve sükroz bitkilerinden, Loktoz da insan ve memeli hayvanlardan sağlanır.
Palisakkaritler = Çok sayıda glikozun bağlanmasıyla oluşurlar. Yeni glikozun dehidrosyon oluşmuş polimarlerdir.
Glikoz+Glikoz+ .............. + Glikoz _______ Polisakkorit + (n-1) H2 O
Hepsi aynı yapı maddesinden oluştuğu halde fiziksel ve kimyasal özellikleri farklıdır. Çünkü, glikoz molüküllerinin herbirine bağlanma biçimleri farklıdır.
Nişasta: Bitki hücrelerinde bulunur, hayvan hücrelerinde bulunmaz. Suda erimez. Bağırsık epitelinden doğrudan doğruya kanageçmezler. Bitkilerin depo ettiği besin maddesidir. Hayvanların çoğu sindirerek enerji hammaddesi olarak kullanır.
Selüloz: Bitki hücrelerinde bulunur. Suda erimez. Bağırsak epitelinden doğrudan kana geçmez. Geviş getiren memelilerde, bazı kuşlarda ve termitlerde (beyaz karıncalar) sindirilerek kullanılır. Ağaçların yapısının yaklaşık %50 si selulozdur.
Glikojen: Hayvan hücrelerinde bulunur ve hayvansal nişasta da denir. En fazla karaciğer ve kaslarda bulunur. Hayvanların en hızlı kullanıldığı yedek enerji deposudur. Suda çözünür.
2) Yağlar (Lipidler): Lipidler C, H, O atomundan meydana gelir. Bazılarında fosfor ve azot gibi elementler de yer alır. Yapısındaki oksijen oranı şekerden azdır. Yapılarında yağ asitleri gliserol ve başka bazı maddeler bulunur.
3 yağ asidi+1 Gliserol _______ yağ+3 H2O
Yağ asitleri gliserol ile ester bağlarıyla bağlanır ve su açığa çıkarıllar (dehidrosyon) Bir gliserol bağlanan yağ asitleri aynı olabileceği gibi farklı da olabilir. Bundan dolayı yağların birçok türevi meydana gelmiştir.
Yağlar suda hiç çözünmez ya da çok aç çözünürler. Aseton, eter, kloroform, benzen ve alkol gibi organik çözücülerde çözünürler.
Hücrede enerji ve yapı maddesi olarak (hücre zarı) kullanılır. Ayrıca deri altında ısı kaybının önlenmesinde ve hayvanlarda çeşitli organların dış kısmının korunmasında görevlidir. Solunumla yakılmaları (oksidosyonların) sonucunda fazla miktarda mitebolik su açığa çıkarırlar. Bunun için özellikle kış uykusuna yatan uzun süre göç eden ve suyun az olduğu ortamlardayaşayan iyi bir depo ve enerji hammaddesidirler. Aynı zamanda hafif olduğundan uçmada hayvana avantaj sağlarlar.
Yağların yıkımı ve kullanımı uzun sürdüğünden hücreler enerji kaynağı olarak karbonhitratlardan sonra tercih edilirler.
En önemli lipidler yağ asitleri, yağlar (nötr yağları) fosfolipidler, steroidlerdir. Yağ asitleri en basit lipidled olup, uzun karbon zincirlerinde oluşurlar. Karbonlar arasındaki bütün bağlar tekli ise doymuş, çift bağ varsa doymamış yağ asitleri diye adlandırılırlar. Genellikle sıvı yağlar bitkisel kaynaklı olup, doymamış yağ asitleri içerirler. Katı yağlar ise genellikle hayvansal kaynaklı olup, doymuş yağlar asitleri içerirler. Doymamış yağların yüksek sıcaklık ve basınçta hidrojenle doğrulmasında margarinler elde edilir.Oleik asit, zeytinyağı başta olmak üzere birçok yağın yapısında bulunan, 18 karbonlu doymamış bir yağ asitidir. Linoleik asit ise ençok tohumlarda bulunan dolmamış yağ asitidir.
Butirik asit tereyağında, palmatik asit ise hem bitkisel hem hayvansal yağlarda bulunabilen doymuş yağ asitleridir.
Steroidler zorların yapısına katıldığı gibi vitamin ve hormon olarak da görev alırlar. Fosfolipidler hücre zarının önemli yeapı elemanlarıdır.
Yapılarda C, H, O ve N bulunur. Bazılharında 5 de yer alır. Yapı taşları 20 çeşit amino asittir. Basit bir protein yüzlerce amino asitin birleşmesi sonucu meydana gelir. Hücrelerin mokromeleküllerinde olup, temel yapı maddesidirler. Solunumla ancak zor durumlarda yakılırlar. Solunum ürünü olarak H2 O üre ürik asit H2S, CO2 ve NH3 gibi artıklar oluştururlar.
Amino asitlerin genel formülleri
Formüldeki “R” (radikal= kök) grubu 20 çeşit amino asitin hepsinde farklıdır.
Bütün amino asitlerde karboksit ve amino grubu bulunduğu için proteinler ve amino asitler hem baz özelliği gösterirler. Proteinle n sayıda (50-3.000 arasında) amino asitin bağları ile birleşmesinden oluşurlar.
A+...........................+A. Asit.......................Protein (Polipeptit)+(n-
1) HO2
Proteindeki amino asitler birbirine bağlayan bağa peptid bağı denir. Peptit bağı 1. Amino asitin karboksil grubu ile 2. Amino asitin amin grubu arasında meydana gelir ve bu sırada bir su açığa çıkar. Peptit bağlarının tümü aynıdır. Ama miktarına bağlı olarak değişir.
Proteinler yapıcı ve onarıcı moleküllerdir. Az miktarda da enerji verici olarak kullanırlar. Organizmalar ancak uzun süren bir açlıkta proteinleri solunumda fazlaca yıkmaya başlarlar. Bu durumda hücrelerin protein sentezi protein yıkımından azdır. Her canlı hücre kendi proteinini sentezlemek zorunda çünkü proteinlerdeki amino asit sırasını DNA belirler.
Hücrede oluşan proteinlerin bir kısmı enzim bir kısmı hormon kısmı antıkar, bir kısmı ise yapısal görevler üzere özelleşmemişlerdir. Yapısal proteinler hücrenin çeşitli organellerinin yapısıda da bulunur.
Hücre zarının yapısında lipoprotein, glikoprotein gibi farklı protein bileşikleri vardır.
Vücutta düzenleştirici fonksiyon görürler. Bazıları enzimlerinin yapısına katılır. Sindirim sisteminde direk kana emilirler. Yeşil bitkiler ihtiyaç duyuldukları vitaminleri kendileri sentezler. İnsanlar ve hayvanlar vitamin sentezi çok azdır. Sadece bazı provitaminleri gerçek vitaminlere çevirebilinler. Çoğu vitamini dışarıdan hazır almaları gerekir.
Vitaminler çok az miktarda bile etkili olurlar. Eksikliklerinde çeşitli aksaklık ve hastalıklar ortaya çıkar. Çoğu zaman vitamin alınca ilgil aksaklık geçer. Ancak gelişme dönemindeki aksamlar kalıcı sonuçlar doğrulabilir.
Vitamin Adı | Önlediği Aksaklık
A vitamini Gece körlüğü
D vitamini Reşitizm (Kemiklerde bozukluk)
E vitamini Kısırlık ve üreme bozukluğu
K vitamini Kanın pıhtılaşması
B vitamini Beri beri kansızlık
C vitamini Skorbüt (diş etinde kanama)
PP vitamini Pellegra deri hastalığı
Vitaminler suda ve yağda eriyen olarak ikiye ayrılır. A D E ve K vitaminleri yağda çözünürler. Biraz daha uzun süre bozulmadan kalabilirler. Bunun için karaciğerde depolanır.
Bu grubu vitaminleri ve C vitamini suda çözünür. Uzun süre kalamaz. Özellikle C vitamini taze alınmalıdır. Isıtmakla, bekletmekle, metollere temasla değerlerinden kaybederler. Depolanmazlar, fazlası atılır.
Et, karaciğer, süt, yeşil sebzeler, bütün taze meyveler, tahıl ürünleri, peynir, tereyağı, balık yağı vb. Yeşil salatalar an zenğin vitamin kaynakları kabul edilirler.
Su ve madensel tuzlardır. Hem canlı vucudunda hem de cansız ortamda bulunur. Küçük moleküllü olup devamlı ve yeterince bulunurlar.
İnorganik maddelerdir. Sindirilmeden direk olarak kana alınırlar. Enzimlerin yapısına katılırlar. Vitaminler birlikte düzenleştirici olarak görev yaparlar. Vücudumuzda CI, P, S ve N elementlerinin asit bileşikleriyle Na, K, Ca, Mg, Fe, Mn ve Cu metollerinin baz özelliğindeki bileşiklerine rastlanmaktadır.
Organizmada az da olsa 15 kadar mineral maddeye ihtiyaç duyulur. Mineral maddelerin vücut içindeki görevini üç başlık altında toplayabiliriz.
1) Vücut içindeki bir çok enzimin ve hemoglobin gibi moleküllerin yapısını oluştururlar. Bunlar demir (Fe) ve fosfor (P) gibi elementlerdir.
2) Kemiklerin ve dişlerin normal olarak gelişmesini sağlar. Bunlar için gerekli olan madensel maddeler, kalsiyum (Ca), fosfor (P) ve mağnezyum (Mg)
3) Vücut ve hücre sıvısının osmatik basıncını düzenler. Bunlardan hücre içi sıvıda Sodyum (Na), klor (Cı), hücre dışı sıvıda potosyum (K), magnezyum (Mg) ve fosfor (P)
Vücudumuzun en önemli maddelerden biri sudur. Yaşa göre vücutlarının %40 - %75 sudur. Bu su dışarıdan alındığı gibi, vucutta ara ürün olarak oluşur, Bütün hücreler bir sulu çözeltide bulunur. Her tür madde değişim “doku sıvısı” denilen bu çözeltiyle sağlar.
Canlılar İçin Suyun Önemi
a) Çok iyi bir çözücüdür.
b) Besin maddelerini taşın
c) Metebolizma olaylarını hızlandırır
d) Vücut ısısının fazlası dışarıya suyla atılır.
e) Besinlerin sindirimi suyla yapılır.
f) Birçok kimyasal reaksiyon için gereklidir.
Posted in
Fen Bilgisi ve Teknoloji Dersi Dosyaları
|
YUMUŞAKÇALAR hakkinda bilgi
Ev Akvaryumundaki küçük bir salyangozdan 15 metre boyundaki dev mürekkep balığına; tüm yaşamı boyunca aynı kayaya ya da kabuğa sıkıca yapışan istiridyeden serbestçe yüzen tarağa ve etobur sümüklüböcekten etobur ahtapota kadar olan canlılar, boyutları, görünüşleri ve yaşam alanları bakımından çok farklı hayvanlardır. Ancak yinede tümü Mollusca filumuna, yumuşakçalara girer. Bu filum, hayvanlar dünyasının en büyük topluluklarından biridir. Şimdiye dek 70.000’den fazla tür saptanmıştır. Yumuşakçaların çoğu denizlerde, bir bölümü tatlı su göllerinde, havuzlarda ve ırmaklarda, bazıları ise karada yaşarlar.
Yumuşakça adı Latince’de yumuşak anlamına gelen molluscus sözcüğünden gelir. Bu ad, yumuşakçaların gövdeleri yumuşak olduğu için verilmiştir. Çoğu türde gövde, önemli ölçüde kalsiyum karbonattan oluşan bir kabuk ile korunur. Bu kabuk, manto adı verilen gövde örtüsünün salgılarından oluşur.
Çoğu yumuşakçadan ayrıca “ayak” adı verilen olağandışı bir yapı bulunur. Bu ayak, çeşitli türlerde farklı biçimlerdedir. Sözgelimi, taraklarda bu ayak, gövdenin kassal bir uzantısıdır ve çamurda, kumda yol açıp ilerlemek için kullanılır. Salyangozlarda ise yassıdır ve sürünmek için kullanılır. Mürekkepbalıkları ve ahtapotlarda kurbanları yakalama işlevi gören çok sayıda kollar biçimindedir. Bazı istiridyelerde ayak yoktur.
Yumuşakçalar filumu, beş sınıfa ayrılır. Kafadan-ayaklılar (Cephalopoda) sınıfında mürekkepbalığı,ahtapot, supya ve notilus yer alır. Balta-ayaklılar (Pelecypoda) yada diğer adıyla çift kabuklular (Bivalvia) sınıfında istiridye, tarak, deniz yelpazesi, midye, teredo (bir tür deniz kurdu) bulunur. Karından-ayaklılar (Gastropoda) sınıfı salyangoz, sümüklüböcek, deniz salyangozu, denizkulağı, sarmal sedef kabuklu gibi hayvanları kapsar. Scaphopoda sınıfında diş kabukluları bulunur. Amphineura sınıfında ise en ilkel yumuşakça türü olan kitonlar vardır. Çoğu yumuşakçanın eti besin maddesi olarak, kabukları da ekonomik açıdan önem taşır.
KAFADAN-AYAKLILAR
Mürekkepbalığı ve ahtapot en çok bilinen yumuşakçalardır. Bunlar kafadan-ayaklılar sınıfına girer. Terimin bilimsel adı olan Cephalopoda, Yunanca’da kafa-bacak anlamını taşır. Hayvanlara bu adın verilmesinin nedeni, çok sayıda “kola” ayrılan bacaklarının baş çevresinde bulunmasından kaynaklanır.
Kafadan-ayaklılar, öenmli bir noktada öteki yumuşakçaların çoğundan ayrılırlar. Genelde kabukları yoktur. Bunun yerine, manto, çıplak gövdelerinin dış bölümünü oluşturur. Bazı türlerde ise bir iç iskelet bulunur.
Tüm kafadan-ayaklılar denizde yaşar. Emme yada yakalama yada her iki iş için kullandıkları, çoğunlukla dokunaç adı verilen kolları vardır. Hemen hemen tümü, özel bir kesede saklanılan mürekkep benzeri bir sıvı salgılar. Düşmandan korunmak için mürekkep salgılayarak suyu bulandırırlar. Bazı kafadan-ayaklılar, bukalemun gibi renk değiştirme özelliğine sahiptir. Derilerinde kromatofor (renk-taşıyıcıları) adı verilen ve farklı renk maddeleri içeren hücreler bulunur. Bu hücreler büyüdükçe yada küçüldükçe, derinin rengi de hızla değişir. Renk değiştirme özelliklerinden dolayı bu hayvanlar bulundukları çevreye kolaylıkla uyum sağlarlar.
• Mürekkepbalığı
Mürekkepbalığı, kafadan-ayaklıların en usta yüzücüsüdür. Düzgün hatlı, mekik benzeri bir yapısı vardır. Suyun içindeki hareketinden dolayı bu hayvana kimi zaman “deniz oku” adı da verilir. Ayağı on kola ayrılmıştır. Bu kollardan iki tanesi ötekilerden daha uzundur; bunlarda emiciler bulunur ve avı yakalamakta kullanılır. Gözkapakları yoktur, ancak gözleri şaşılacak ölçüde insan gözüne benzer.
Mürekkepbalığı, gövdesindeki merkezi bir oyuktan (manto oyuğu) suyu içeri çeker ve mantonun bozulmasıyla esnek bir borudan (sifon) hızla dışarı atar. Sifon, kolların hemen arkasında yer alır. Bunun içinden püskürtülen su, hayvanı hızla geriye doğru iter. Mürekkep de bu sifon kollarına boşaltılır.
Mantonun uzantıları olan iki yüzgeç, temelde yönlendirme için kullanılır. Ayrıca mürekkep balığının yavaşça arkaya yada öne gitmesini de sağlar. En çok bilinen türlerinden biri, adi mürekkepbalığı (loligo pealei)’dır. Akdeniz, Doğu Asya denizleri ve Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarında yaşar. Bazı balıkçılar bunları yem olarak kullanır. Özellikle Akdeniz ve Uzakdoğu ülkelerinde besin maddesi olarak da tüketilir.
Uçan mürekkepbalığı (ommastrephes bartrami) olarak bilinen tür, uçan balıkla karşılaştırılabilir. Sık sık sudan dışarı fırlar ve kimi zaman gemilerin güvertelerine düşer.
Mürekkepbalığının en korkuncu, dev mürekkepbalığı (Architeuthis princeps)’dır. Omurgasızların en iri türüdür. Kolları ile birlikte toplam uzunluğu 15m’yi aşabilir. Açık denizin derin sularında yaşar. Denizde, canlı dev mürekkepbalığı ile çok seyrek karşılaşılır. Ancak bazen sahile çıktıkları görülmektedir; kimi zaman özellikle Newfoundland kıyılarında görülür.
• Ahtapot
Bu canlılara Yunanca’da Sekiz ayak anlamına gelen Ostopus adının verilmesinin nedeni ayaklarının sekiz kola ayrılmasıdır. Bu hayvan papağanınkine benzeyen ağzını, avını parçalamak için kullanır. Ahtapotların kol ve gövde uzunluğu 5cm ile 9m arasında değişir. Bazı yerlerde şeytan balığı denilen türlerinin ağırlığı 35kg’a çıkabilir. Ahtapot, deniz dibinde kolları üzerinde sürünür. Kimi zamanda suyu gövdesinin içine çekip dışarı püskürterek yüzer. Ahtapot, genellikle ürkek bir hayvandır gündüzleri yarıklara saklanır; geceleri avlanmak için bulunduğu yerden çıkar.
Ahtapot eti, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın kıyı bölgelerinde sevilen bir yiyecektir. Uzak Doğu ile Güney Pasifik adalarının bazı bölgelerinde de aranılan bir besin maddesidir.
• Supya ve Notilus
Mürekkepbalığı ve ahtapotların iyi bilinen bir akrabası supyaya da öteki adıyla kalamar (Sepiaofficinalis)’dir. 15cm ile 25cm uzunluğunda olan bu canlı salgılama yoluyla kalkerli bir iç kabuk oluşturur. Bu madde, kanaryaların ve öteki kafes kuşlarının kireç gereksinimini karşılamak için yem olarak kullanılır ayrıca cila işlerinde de yararlanılır. Supya adı verilen boya maddesi hayvanın kaçışını izlemek için salgıladığı koyu kahverengi sıvıdan elde edilir.
Bölmeli bir kabuğa sahip olan notilus (Nautilus pompilius) milyonlarca yıl önce ortaya çıkmış grubun üyesidir. Büyük okyanusun güney batısı ile Hint okyanusundan yaşar. Günümüzde yalnızca birkaç türü kalmıştır.
Kabuğu sarmal biçimli olup bölmelere ayrılmıştır. Her bölme,hayvanın belirli büyüme evrelerinde yaşadığı yeri gösterir. Doğal olarak hayvan en dıştaki bölmede bulunur. Ağzının çevresinde yaklaşık 90 dokunaç yer alır. Bu dokunaçlarda emiciler yoksa da katı nesnelere sıkıca sarılabilirler. Başını kabuğunun içine çekebilir. Başının arkasındaki bir kapak ile deliği bir ölçüde kapatabilir.
Kağıt notilusunun (Argonauta argo) dişisi bir madde salgılayarak sarmal biçimli ve simetrik beyaz bir kabuk oluşturur. Bu kabuk bir yumurta kutusu işlevi görür; hayvan bunu istediği zaman bırakabilir. Dişilerin boyu 20cm’ye erişebilir. Erkekleri daha küçük olup 2cm ile 3cm uzunluktadır. Kabuk oluşturamazlar.
BALTA-AYAKLILAR
Tarak, istiridye, midye ve terodo gibi yumuşakçalar, balta-ayaklılar (Pelecypoda) sınıfına girer. Ancak kabukları iki bölüme ayrıldığı için daha çok çift kabuklular (Lamellibranchia ya da Bivalvia) adıyla anılırlar. Kabuğun iç yüzeyi, sedef maddesi olarak bilinen bir katman ile kaplıdır. Bu katman ince taneciklidir. Beyaz renkli olabildiği gibi gökkuşağının tüm renklerini de içerebilir.
Bir iki güçlü kasla birbirine tutturulan iki kabuk sıkıca birbirlerine kapanabilir. Bir midye yada tarak açıldığı zaman kopan şey, bu kaslardır. Tarak gibi bazı çift kabuklularda hayvanın bir yerden ötekine gitmesi için kabuğun dışına çıkan, iyi gelişmiş bir ayak vardır. Ancak gerçek midyeler hareket edemezler. Deniz dibinde katı nesnelere sıkıca yapışırlar, çift kabuklularda ayrıca kafa yoktur.
Bazı çift kabuklular, sifon adı verilen iki boruya sahiptir ve bunlarla suyu içeri çekip dışarı atarlar. İçe çektikleri suda bulunan bir hücrelileri, yumurtaları, larvaları, yosun sporlarını ve küçük bitkileri yerler. Ağızlarından giren bu besin maddeleri sindirim kanallarına gider. Oksijende iki solungaç aracılığı ile kana karışır. Artıklar ise sifondan atılan su ile çıkartılır.
• İstiridye
Yenilebilen istiridyeler (Ostrea cinsi) su altındaki bir nesneye tutunarak yaşarlar. Kabukları oldukça asimetriktir. Deniz dibindeki bir nesneye yapışan bölümü büyük ve oldukça kalındır. Öteki kabuk ise daha küçük ve incedir. Kabuğun iki bölümü genelde “yürek” adı verilen ve bir kabuktan ötekine uzanan bir kas ile birbirine tutturulur. Gerçek istiridyeler dünyanın pek çok yerinde, özellikle de Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya kıyılarında yaşarlar.
Kuzey Amerika anakarasına ayak basan ilk beyazlar, kıyılarda yaşayan kızıl derili kabilelerinin büyük oranda istiridye ile beslendiklerini gördüler. Öncüler ve izleyicileri, sığ körfezlerdeki istiridyeleri yağmaladılar. Uzun bir süre istiridye kaynaklarının hiç tükenmeyeceği sanıldı.
Ancak, talebin gittikçe artması XIX. Yüzyıl sonlarında istiridyelerin aşırı bir biçimde tüketilmesine yol açtı. Bu yüzden deniz tabanın boş kısımlarında koylarda istiridye yatakları oluşturuldu. Günümüzde Kuzey Amerika’daki istiridye kaynağının önemli bir bölümü özel yataklardan sağlanmaktadır. Japonya, Fransa, Hollanda ve öteki Avrupa ülkelerinde istiridye yetiştirilmektedir.
İstiridye yetiştiriciliğinde başarılı olmak için bu canlıların yaşam devresini iyi bilmek gerekir. Sözgelimi Ostrea Virginica türünün dişisi, Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarında yaşar ve yılda milyonlarca yumurta yumurtlar. Dişinin suya bıraktığı bu yumurtalar erkek istiridyelerin bıraktığı sperm hücreleri ile döllenir. Döllenen yumurtadan küçük bir larva çıkararak hemen yüzmeye ve birkaç gün sonra da kabuğunu geliştirmeye başlar. Bir hafta içinde kabuğu tümü ile oluşur. Suyun dibine inerek bir kayaya da kabuk gibi katı bir nesneye yapışır. Yavru istiridye burada büyüyerek olgun bir istiridye olur.
Dişi istiridyeler milyonlarca yumurta ürettiği halde istiridye sayısı sürekli artmamaktadır. Bunun nedenlerinden biri, bütün yumurtaların döllenmemesidir. İkincisi ise küçük larvaların yüzdükleri evrede balıklarca yenmesidir. Deniz dibine inip bir yere yapıştıklarında bile tam güvencede sayılmazlar. Kum yada çamur altında kalabilirler yada deniz yıldızı gibi doğal
düşmanlardan kurtulamazlar. Tüm bunları atlatıp olgunlaşsalar bile bu kez, insanlar tarafından tüketilirler.
Üreme döneminde, istiridye yetiştiricileri, deniz yüzeyinin istiridye larvaları ile kaplı olduğu yerleri saptayarak. Deniz dibine kırık tuğlalar, kiremitler, boş kabuklar vb. yerleştirirler. Larvalar kabuk geliştirip dibe indiklerinde bu nesnelere yapışırlar. Bu nesneler daha sonra denizden çıkartılır ve istiridye yatakları olarak seçilen yerlere götürülür.
İstiridyeler genellikle dip zeminin sert çamurdan olduğu orta sığlıktaki sularda yetiştirilir. Böyle yerlerde istiridyelerin beslendiği mikroorganizmalar için gıda maddesi sağlayan deniz bitkileri olması gerekir. İstiridye yetiştiricileri kaygan çamur yada kum olan yerlerden, deniz yıldızı istiridyelerin öteki doğal düşmanlarının yaşadığı yerlerden ve kanalizasyon dökülen sulardan kaçınırlar.
Piyasaya sunulacak istiridyeler, sığ sulardan özel maşalarla toplanır. Derin sularda ise tarama aleti ile toplanır.
Fransa’da yavru istiridyeler kısmen kapalı büyüme havuzlarına götürülürler. Bu havuzlarda dalgaların girmesini sağlayan savak kapakları bulunur. Tümü ile büyüdüklerinde “Claries” adı verilen küçük havuzlarda semirilir.
Japonya’daki istiridye çiftlikleri genellikle sığ, az tuzlu sularda kurulur. Her çiftlik, bir bambu çiti ile birbirinden ayrılır. Yavru istiridyeler toplanarak bambu kamışlarına tutturulur ve yataklara atılır. Tam olarak büyüdüklerinde tutundukları bambu kamışları çıkartılır ve istiridyeler toplanır.
• Tarak
Bu Çift Kabukluların da pek çoğu yenilmektedir. En çok aranılan türlerden biri olan Mya arenaria, çok ince ve kırılgan kabuğundan dolayı yumuşak kabuklu tarak diye bilinmektedir. Avrupa’da ve Kuzey Amerika’nın Atlas ve büyük okyanus kıyılarında yaşar. Yumuşak kabuklu tarağa uzun boyunlu tarak adı da verilir. Boynu, birbiri ile birleşmiş ve üzerleri kalın bir deri ile örtülmüş boru şeklinde iki sifondan oluşur.
Bu tarak, dil biçimindeki ayağı ile çamurun yada kumun içine 7-10 cm derinlikte yuvarlar açar. Deniz yükseldiğinde hayvan beslenirken “boynu” kumdan dışarı çıkar. Deniz alçaldığında ise çamur yada kum üzerindeki çukurlar, tarağın kendisini gömdüğü yeri gösterir.
Sert kabuklu tarak (Venus mercenaria), pek çok yönden yumuşak kabuklu taraktan farklıdır. Kalın, katı kabuğu kirli beyaz renktedir ve üzerinde ortak merkezli daireler bulunur. Kabuğunun iç tarafı beyaz olup dış kenarlara doğru mor bir renk alır. Her iki Amerika anakarasında, kıyılarda yaşayan Kızılderililer, bu mor bölümü “wampum“ adı verilen para birimi olarak kullanırlardı. Sert kabuklu tarağa ayrıca küçük boyunlu tarak adı da verilir, çünkü yumuşak kabuklu taraklara göre sifonları oldukça kısadır.
Sert kabuklu tarak, Kuzey Amerika’nın Atlas okyanusu kıyısında çok miktarda bulunur. Kumda ya da çamurda açtığı 15 m derinliğe kadar yayılabilen yuvalarda yaşar. Kum ya da çamurun içinde büyük ayağı ile ilerler. Tarak avcıları çoğunlukla sandalla denize açılır ve tırmık ya da tarama aygıtı kullanarak sert kabuklu tarakları toplarlar. Yarım kabukları içinde çiğ olarak ya da kızartma ve sebzeli tarak çorbası halinde yenir.
Tarak grubunun belki de en gösterişli üyesi, Büyük Okyanus’taki mercan adalarında bulunan dev tarak (Tridacna gigas)’tır. Çift kabuklu hayvanların en büyüğüdür. Kabuğunun uzunluğu 1 m’ye, ağırlığı ise 200 kg’a ulaşabilir. Yenilebilir bölümü 9 kg’ı aşabilir. Dev tarak kabuklarının kiliselerde vaftis kurnası evlerde bebek banyo küveti olarak kullanıldığı görülmüştür.
• Deniz Yelpazesi
Deniz yelpazesi adı verilen çift kabuklular, sığ sulardan açık denizlere kadar hemen her yerde yaşarlar. Kabukları yelpaze biçiminde olup kenarları kavisli ve yuvarlaktır. Kabuklarının birleştiği yerin her iki ucunda iki tane kanat benzeri çıkıntı vardır. Birleşme yerinden yaklaşık 20 tane çizgi çıkar ve dışarı doğru uzadıkça çizgi araları genişler.
Deniz yelpazesi özellikle yavru iken iyi yüzücüdür. Kabuklarını açıp kapattıkça püskürttüğü su, gövdeyi iter ve sıçrayarak ilerlemesini sağlar. Birçok deniz yelpazesi türünün gıda maddesi olarak değeri yüksektir. Gövdesinin ancak küçük bir bölümü olan, iki kabuğu bir arada tutan büyük kas yenir.
• Midye
Midyenin kama biçiminde siyah yada mavimsi bir kabuğu vardır. Byssus adı verilen bir iplik demeti, ayağın hemen arkasında bulunan bir bezin salgıları ile üretilir. Bu iplikler deniz suyu ile temas ettiklerinde sertleşir ve hayvanın kaya gibi sert bir nesneye sıkıca tutunmasını sağlar. İplik demeti hayvan tarafından koparılabilir. Bu durumda yerine yenisi çıkar. Böylece olumsuz koşullar doğduğunda yerini değiştirebilir.
Yenilebilir midyeler (Mytilus edulis), Avrupa2nın çeşitli bölgelerine dağılmıştır. Atlas Okyanusu kıyılarında ve Akdeniz’de bol miktarda bulunur.
• Teredo
Teredo (gemi kurdu), zararlı bir çift kabukludur. Deniz dibinde bulunan tahta parçaları içine yuva yapar. Kabuklarındaki ince çizgiler törpünün dişlerine benzer. Yumurtadan çıkar çıkmaz bir iskelenin, dalgakıranın ya da bir geminin karinasının tahtalarını bu çiftli törpüleri ile kazmaya başlar. Açtığı yuva derinleştikçe bunu inci benzeri bir sedefle kaplar. Kurt büyüdükçe uzun solucan benzeri bir hayvan halini alır. İncelen gövdesi, yuvanın en iç tarafındaki küçük kabukların büyümesini önler. Yuvanın dışına uzanan sifonları ile içeriye su ve besin maddeleri alır ve artıkları dışarı atar. Sifonlarını içeri çektiğinde gövdesinin arka ucunda bulunan iki plakayı kullanarak yuvanın ağzını kapatır.
Dışarıdan bakıldığında teredoların saldırısına uğramış bir tahta parçasında yalnızca birkaç küçük delik görülür. İçten bakıldığında ise bal peteğine benzer o kadar çok delik görülür ki, kimi zaman bunlar arasında kağıt inceliğinde bir tahta kaldığı saptanmıştır. Zamanla en sert tahtalar bile dağılır. Tahtaları teredolardan korumak için metal ya da beton kaplamalar kullanılır. Katran ruhu ile doyurulmuş tahtaların da teredoları uzak tuttuğu kanıtlanmıştır.
KARINDAN-AYAKLILAR
Salyangoz, sümüklüböcek, deniz salyangozu, ve sarmal sedef kabuklu, yumuşakçaların karından ayaklılar sınıfında yer alır. Bu hayvanlarda da öteki yumuşakçalarda olduğu gibi bir ayak ve bir manto boşluğu bulunur. Baş gölgeleri çoğunlukla iyi gelişmiştir ve tek parçadan oluşan sarmal biçimli bir kabukları vardır.
• Salyangoz
Salyangozlar dünyanın her yerinde bulunur. Bazıları okyanuslarda, bazıları ise ırmak, göl ve benzeri tatlı sularda yaşarlar. Karada yaşayan sayısız salyangoz türü tropikal ormanlardan ılıman iklim kuşağının nemli bölgelerine dek uzanan geniş bir alanda bulunur.
Salyangozun başında bir ağız ve bir ya da iki çift dokunaç bulunur. Gözleri bu dokunaçların üstünde yada altında yer alır. Yassı gövdesi üzerinde sürünerek ilerler. Ayağında bulunan bazı salgı hücreleri, salyangoz süründükçe yeri yağlayarak ilerlemesini kolaylaştıran bir sümüksü madde de salgılar. Düzgünce bir zeminde ilerleyen salyangozun arkasından parlak bir iz bırakmasının nedeni budur. Hem ayağını hem de başını kabuğunun içine çekebilir.
Tatlı su salyangozlarının ve kara salyangozlarının tarih öncesi zamanlarda da insanlarca yenildiği sanılmaktadır. Günümüzde pek çok ülkede lezzetli bir yemek olarak kabul edilir. Piyasada çoğunlukla üretim çiftliklerinde yetiştirilen salyangozlar bulunur. En büyük üretim çiftlikleri Fransa, İtalya ve İspanya’dadır. 8 ile 9 m²’lik bir bölmede yaklaşık 10.000 salyangoz yetiştirilebilir. Salyangozlar et, sebze ve kepek ile beslenir.
Hayvanbilimde Buccinum undatum ve Littorina adı verilen deniz salyangozu türleri, Avrupa’da besin maddesi olarak tüketilir. Buccinum undatum çağunlukla Atlas okyanusunun kuzey kıyılarında bulunur. Besin maddesi ve morina avcılığında yem olarak kullanılır. Ilıman bölgelerde ve soğuk denizlerde de yaşar. Kayaların ve yosunların üzerine tutunur ve yosunla beslenir. Dişli dil adı da verilen uzun dili önemli bir özelliğidir. Bu dilde bir dizi keskin kavisli diş bulunur.
İstiridye matkabı adıyla bilinen salyangozun dişli dili çok gelişmiştir. Uzunluğu 2,5 cm’den az olan bu küçük canlı, istiridyenin kabuğunun birleştiği yere bir delik açar ve buradan avının yumuşak gövdesini emer. İstiridye yetiştiriciliğinin başlıca düşmanlarından biri, bu istiridye matkabı adı verilen salyangozdur.
• Sümüklüböcek
Sümüklüböcekler, salyangozların akrabalarından, 2-10 cm uzunluğunda, dış kabuksuz canlılardır. Kara sümüklüböcekleri nemli yerlerde yaşar. Taş altlarında, toprakta, deliklerde sıklıkla bulunur. Kimi zaman sebze bahçelerini sararlar. Deniz sümüklüböcekleri Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya’da kıyı boyunca sığ sularda, kayalıklarda, yosunlar arasında yaşayan otçul hayvanlardır.
• Koni Kabuklu Salyangoz
Koni kabuklu salyangoz adı verilen karından-ayaklılar, sönmüş yanardağı andıran koni biçimli bir kabuğa sahiptir. Sığ sulardaki kayalara emici aykları ile öylesine sıkı sıkıya yapışırlar ki, dalgaların etkisi ile bile yerlerinden ayrılmazlar. Deniz yükseldiğinde, başlıca
besin maddeleri olan yosunların peşine düşerler. Beslenmeleri bittikten sonra tekrar kayalara yapışırlar. Dünyanın pek çok yerinde bulunurlar.
• Denizkulağı
Kabuğu, insan kulağına çok benzediğinden bu adı almıştır. Bunların büyük kabukları, özellikle pürüzlü dış yüzeylerinin cilalanmasından sonra süs eşyası olarak kullanılır. Uzakdoğu’da ve Amerika’nın Atlas Okyanusu ve Büyük Okyanus kıyılarında bulunur. Kıyıya yakın kayalar üzerinde yaşar ve yosunlar ile beslenirler. Rahatsız edildiklerinde şaşırtıcı bir kuvvetle kayaya yapışırlar. Etleri çoğunlukla güveç ve balıklı sebze çorbalarında kullanılır. Kimi zaman biftek şeklinde de pişirilirler. Uzakdoğu’da çoğunlukla kurutularak ya da tütsülenerek tüketilir.
• Sarmal Sedef Kabuklular
Sarmal sedef kabuklu salyangozlar, özellikle ABD’nin güney kıyılarında ve Batı Hint Adaları’nda çok bulunan bir karından-bacaklılar türüdür. Kabuklarının uzunluğu kimi zaman 25 cm’e ve ağırlıkları da 2,5 kg’a varabilir. Ayaklarında pençe benzeri uzantılar bulunur. Sıçrayarak hareket eder ve yakalanmamak için kimi zaman hızla dönebilirler. Kabukları nefesli saz, kabartma ve düğme yapımında kullanılır. Bahama Adaları’nda ve Florida açıklarındaki mercan adalarında besin maddesi olarak tüketilir.
DİŞ KABUKLARI VE KİTONLAR
Scraphopoda adı verilen yumuşakçalar sınıfı, küçük bir grup olup yaklaşık 200 türü içerir. Bu türlerin çoğunda uzun, kavisli, gittikçe incelen fildişi rengindeki kabuk yabani domuz dişine benzer. Fildişi kabuklar adı verilen bir başka türün kabukları kavisli değildir. Dişli kabuklar genellikle çeşitli bölgelerde, oldukça derin sularda yaşarlar.
Kitonlar ve akrabaları Amphineura sınıfını oluştururlar. Kuzey ve Güney kutup bölgeleri dışında dünyanın hemen her yerinde bulunurlar. Kitonlar üst üste binmiş plakalardan oluşan bir kabuğa sahiptir. Büyük kitonlar yenilebilir;etlerine çoğu zaman deniz bifteği adı verilir. Bu sınıfın bazı üyeleri kabuksuz olup kurtçuğa benzer.
Posted in
Fen Bilgisi ve Teknoloji Dersi Dosyaları
|
VİRÜSLER
Çok küçük mikroorganizmalardır. Uzun süre bilim adamlarının dikkatini çekmemiştir. Meydana getirdiği hastalıklar hep bakterilerden bilinmiştir. Elektron mikroskobunun bulunmasıyla ancak virüslerin farkına varılmıştır.
İlk olarak tütün bitkisinin yapraklarında hastalık meydana getiren virüs bulunmuştur. Daha önce tütnlerde bu hastalığın bakteriler tarafından meydana getirildiği sanılıyordu, fakat incelemelerin hiç birisinde bakteriye rastlanmıyordu. Hasta tütün yapraklarından elde edilen özütün elektron mikroskobuyla incelenmesinden sonra hastalığın bakteri dışında yeni bir mikroorganizma tarafından meydana getirildiği görüldü. Bu mikroorganizmalarda daha önce hiç rastlanılmayan ve bilinmeyen bir yapı ortaya çıktı. Normal hücre yapısına bemzemeyen virüslerde sadece dış tarafında bir protein kılıf ve içerisinde nükleik asit vardı. Bunların dışında stoplazma, organel gibi yapılar bulunmuyordu. Bu yapıda onların zorunlu parazit yaşamalarını gerektiriyordu.
Evet, bir virüsün yapısı sadece dışta bir protein kılıf ve içerisinde nükleik asitten meydana gelir. Herhangi bir organeli ve enzimleri olmadığı için normal bir hücre gigi yaşamlarını sürdürebilmeleri olanaksızdır. Yaşamsal faliyet (üreme gibi) gösterebilmek için mutlaka canlı bir hücreye girmeleri gerekir. Hücre dışında ise kristal halde bulunurlar. Bu yüzden bilim adamları tarafından cansızlık ile canlılık arasında geçiş formu olarak kabul edilirler.
Virüsler küre, çubuk ve elips şeklinde olabilirler. Bulundurdukları nükleik asit tek çeşittir. Yani ya sadece DNA yada sadece RNA bulundururlar. Aynı zamanda çok ta spesifiktirler. Sadece belirli hücrelere girerler. Bir kuduz virüsü sadece beyin hücrelerine, uçuk virüsü sadece ağız civarındaki epitel doku hücrelerine bir bakteriyofaj sadece belirli bakteri türlerine, AIDS virüsü sadece kandaki akyuvar hücrelerine gibi.
Virüs hücreye tutunduğunda ilk önce hücrenin zarını eritir. Dha sonra bu delikten içeriye kendi nükleik asitini akıtır. Hücreye giren virüs nükleik asiti derhal yönetimi ele geçirerek hücreyi kendi hesabına çalıştırmaya başlar. İlk önce kendi nükleik asitlerinin kopyalarını arkasından da protein kılıflarını sentezlettirir. Daha sonra bunları birleştirerek yüzlerce virüs oluşmasını sağlar. Hücre içerisindeki virüsler hücreyi patlatarak dışarı çıkar ve yeni hücrelere saldırırlar. Yapılarından dolayı ve hücre içerisinde bulunduklarından antibiyotik türü ilaçlardan etkilenmezler.
BAKTERİLER
GENEL ÖZELLİKLERİ
Monera alemini oluşturan prokaryot canlıların en yaygın ve en çok bilinen grubu bakterilerdir. O kadar yaygındır ki bugün dünyamızda bakterinin bulunmadığı yer yoktur diyebiliriz. En çok organik atıkların bol bulunduğu yerlerde ve sularda yaşarlar. Bununla beraber, -90 0C buzullar içinde ve +80 0C kaplıcalarda yaşayabilen bakteri türleri de vardır. Hava ile ve su damlacıkları ile çok uzak mesafelere taşınabilirler. Deneysel olarak ilk defa 17. yüzyılda bakterileri gözleyebilen ve onların şekillerini açıklayan Antoni Van Lövenhuk olmuştur. Bakteriler bütün hayatsal olayların gerçekleştiği en basit canlılardır. Hepsi mikroskobik ve tek hücrelidirler. Büyüklükleri normal ökaryotik hücrelerin mitokondrileri kadardır.
HÜCRE YAPISI
Prokaryot olduklarındanzarla çevrili çekirdek, mitokondri, kloroplast, endoplazmik retikulum, golgi gibi organelleri yoktur. Ribozom bütün bakterilerin temel organelidir. DNA, RNA, canlı hücre zarı ve stoplazmayine bütün bakterilerintemel yapısını oluşturur. Bunlara ek olarak bütün bakterilerde hücre, cansız bir çeperle (murein) sarılıdır. Çeperin yapısı, bitki hücrelerinin çeperinden farklıdır. Selüloz ihtiva etmez.
Bazı bakterilerde hücre çeperinin dışında kapsül bulunur. Kapsül bakterinin dirençliliğini ve hastalık yapabilme (patojen olma) özelliğini artırır.
GENEL BİR BAKTERİ ŞEKLİ
Bazı bakteriler kamçılarıyla aktif hareket edebilirken, bazıları kamçıları olmadığı için ancak bulundukları oetamla beraber pasif hareket edebilirler.
buna göre bakteriler, kamçısız, tek kamçılı, bir demet kamçılı, iki demet kamçılı ve çok kamçılı olarak gruplandırılır. Bazı bakteriler "mezozom" denilen zar kıvrımları bulundurur. Burada oksijenli solunum enzimleri (ETS enzimleri) vardır. Oksijenli solunum yapan, ancak mezozomu bulunmayan bakterilerde ise solunum zinciri enzimleri hücre zarına tutunmuş olarak bulunur. bakterilerde genel yapının % 90'ı sudur. suda çözünmüş maddeler hücre zarından giriş-çıkış yaparlar. DNA'lar stoplazmaya serbest olarak dağılmıştır. Bakteriler ökaryot hücrelere göre daha çok ve daha küçük ribozom içerirler. bu sayede protein sentezleri çok hızlıdır.
Bakteriler çeşitli özellikleri bakımından gruplandırılırlar. Bu özelliklerin başlıcaları; şekilleri, kamçı durumları, beslenmeleri ve boyanmaları olarak sayılabilir.
ŞEKİLLERİ ve BOYANMALARI
Bakteriler ışık mikroskobunda bakıldığında başlıca şu şekillerde görülürler.
a. Çubuk şeklinde olanlar (Bacillus):Tek tek veya birbirlerine yapışmışlardır. Tifo, tüberküloz ve şarbon hastalığı bakterileri bu şekildedir.
b. Yuvarlak olanlar (Coccus): Genellikle kamçısızdırlar. Zatürre ve bel soğukluğu bakterileri bunlara örnektir.
c. Spiral olanlar (Spirullum): Kıvrımlı bakterilerdir. Frengi bakterileri ve dişlerde yerleşen Spiroketler bunlara örnektir.
d. Virgül şeklinde olanlar (Vibrio): Virgül biçiminde tek kıvrımlıdırlar. Kolera bakterisi gibi.
Bakterilerin boyanmaları: Danimarkalı Bakteriyolog Gram tarafından geliştirilen boyalarla boyanan bakterilere Gram (+), boyanmayanlara ise Gram (-) bakteriler denir.
BAKTERİLERİN BESLENMELERİ
Bazı bakteriler ototrof olup, fotosentez veya kemosentez yaparlar. Çoğunluğu ise heterotrof olup, saprofit veya parazit yaşarlar.
a. Saprofit Bakteriler: Bakterilerin çoğunluğunu oluşturur. Besinlerini bulundukları ortamlardan hazır sıvılar olarak alırlar. Nemli, ıslak ve çürükler üzerinde yaşarlar. en çok amino asit, glikoz ve vitamin gibi besinleri ortamdan alırlar. Bu tür bakteriler dış ortama salgıladıkları enzimlerle bitki ve hayvan ölülerini daha basit organik maddelere parçalayarak onların çürümesini sağlarlar. Böylece hem toprağın humusunu artırırlar, hem de kendilerine besin sağlarlar. çürütme sonucu çeşitli kokular meydana gelir. Bu yüzden bu olaya kokuşmadenir. Bazı saprofit bakteriler, sütün yoğurt ve peynir olarak mayalanmasını sağlarlar.
Saprofitler, dünyada madde devrinin tamamlanmasında önemli rol oynadıklarından hayat için mutlaka gereklidir.
b. Parazit Bakteriler: Besinlerini cansız ortamdan değil de üzerinde yaşadıkları canlılardan temin ederler. Çünkü sindirim enzimleri yoktur. Bunların bazıları konak canlıya fazla zarar vermeden yaşayabilirler. Sadece onun besinlerine ortak olurlar. Kalın bağırsağımızdaki Escherichia coli bunun en iyi örneğidir. Bazı parazit bakteriler ise konak canlının ölümüne bile sebep olabilen hastalıklara yol açarlar. Bunlara Patojen Bakteriler denir. Patojenler ya toksin çıkararak ya da konak canlının enzim ve besinlerini kullanarak zarar verirler. toksinler ya dışarı atılır (Ekzotoksin), ya da Bakterinin içinde kalır (Endotoksin). İçinde kalan toksinler bakteriler ölünce zararlı hale geçerler. Canlıların patojen bakterilere ve toksinlerine karşı oluşturdukları savunmaya "Bağışıklık" denir. Parazit bakterilerinin üremeleri oldukça hızlıdır.
c. Fotosentetik Bakateriler: Stoplazmalarında serbest klorofil taşırlar. Fotosentezlerinde elektron kaynağı olarak H2O yerine H2S ve H2 kullanırlar.
CO2 + H2O ------> Besin + O2 (Mavi-yeşil algler) CO2 + H2S ------> Besin + S + H2O (Kükürt bakterileri) CO2 + H2 ------> Besin + H2O (Hidrojen Bakterileri)
d. Kemosentetik Bakteriler
Bu bakteriler de madde devrinde çok önemlidirler. Bazı inorganik maddeleri oksitleyerek onları zararsız hale getirirler. oluşan maddeler ise bitkilerce mineral tuzlar olarak lullanılır. bu oksitlem sonucunda açığa kimyasal enerji çıkar. Bu enerjiyle de CO2 indirgemesi yaparakbesinlerini sentezlerler. ışık ve klorofil gerekli değildir. Oksijen kullanılır. Kemosentetik bakteriler en çok azotlu, kükürtlü, demirli maddeleri oksitlerler.
NH3 + O2 ---------> HNO2 + H2O + Kalori (Nitrosomanas)
HNO2 + O2 ---------> HNO3 + Kalori (Nitrobacter)
H2S + O2 ---------> H2O + S + Kalori (Kükürt Bakterileri
FeCO3 + O2 + H2O ---------> Fe(OH)3 + CO2 + Kalori (Demir Bakterileri)
N2 + O2 ---------> NO2 + Kalori (Azot bakterileri)
Kemosentez sonucu:
Bazı zararlı maddeler ortadan kaldırılmış, Bitkilerin alabileceği tuzlar oluşturulmuş, Kimyasal enerji kazanılmış Organik besin sentezlenmiş olmaktadır.
BAKTERİLERİN SOLUNUMLARI
a. Anaerob Bakteriler
Bakteriler organik besinleriparçalayarak enerjilerini elde ederken genellikle oksijen kullanmazlar. Bunlar havasız yerlerde de yaşayarak çoğalırlar. ( Konservelerde olduğu gibi) Bunlardan bazıları oksijenin olduğu yerde hiç gelişemezler. Örnek: Clastrodium tetani (Tetanoz bakterisi)
b. Aerob Bakteriler
Bazı bakteri grupları (Escherichia coi, Zatürre ve Yoğurt Bakterisi gibi) ancak oksijenli ortamda yaşayabilir. Bunlarda mitokondri olmadığı için solunum hücre zarının iç kısmındaki kıvrımlarda (mezozom) gerçekleştirilir. Örnek: Azot Bakterileri.
c. Geçici Aerob veya Geçici Anaerob Olanlar
Asıl solunumları oksijensiz olduğu halde kısa süre için aerob olanlara "Geçici Aerob" denir. Normal solunum şkli aerob olanlar ise havasız kalınca fermentasyona başvururlar. Bunlara "Geçici Anaerob" denir.
BAKTERİLERİN ÜREMELERİ
a. Bölünerek Çoğalma
Bütün bakteri türlerinin esas üreme şekli bölünmedir. bölünme eşeysiz üreme biçimidir. Su, besin maddesi ve sıcaklığın uygun olduğu ortamlarda çok hızlı bölünürler. bu bölünmeler her 20 dakikada bir gerçekleşir. Böylece geometrik olarak artmaya başlarlar. ancak bu artış sürekli değildir. Çünkü zamanla ortam sıcaklığı artar, asitler ve CO2 birikir, besin maddeleri tükenir. Bunlar bakteriler için öldürücü doza ulaşınca geometrik artış bozulur. belli değerden sonra artış yerine azalma görülür. Böylece bakteri populasyonları da dengelenmiş olur.
bölünmekte olan bakteriler
Bakterilerin bölünmeleri mitoza benzer. ancak çekirdek zarı ve belli bir kromozom sayısı olmadığı için tam bir mitoz değildir. Buna Amitoz Bölünme denir.
b. Sporlanma
Bazı bakteri türleri yaşadıkları ortam şartları bozulunca endospor oluşturarak kötü şartları geçirirler. Endosporlar, kalıtım materyalinin çok az bir stoplazmayla beraber çevrilmiş halidir. ortam şartları normale dönünce çeper çatlar, endospor gelişerek normal bakteriyi meydana getirir.
Endosorlarda metabolik faliyetler minumum seviyededir. bu şekilde uzun yıllar yaşayabilirler. olumsuz şartlar olan yüksek ısıdan, kuraklıktan, donmadan ve besinsizlikten etkilenmezler. 60 yıl canlı kalan bakteri sporları tespit edilmiştir. Normal bakteri hücrelerinin tamamı 100OC'de ölürken endosporlar ancak 120OC'de 15-20 dakika kalırsa ölürler. Soğuk ortamlarda da aynı oranda dayanıklıdırlar. Bazı türlerde bir bakteriden birden çok endospor meydana gelebilir.
spor oluşturmuş bir bakteri
c. Eşeyli Üreme (Kojugasyon)
bakteriler bölünerek çok hızlı üremelerine, olumsuz şartlarıda endospor oluşturarak geçirmelerine rağmen, düzensiz de olsa eşeyli üremeyi gerçekleştirirler. Çünkü bu sayede kalıtsal çeşitliliklerini artarak değişen ortamlarauyum yapma imkanı bulurlar. Bu çeşitliliğe ise Kalıtsal Varyasyon denir.
bakterilerde konjugasyonla üreme
Konjugasyon (kavuşma) esnasında DNA yapısı farklı iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici bir zardan köprü olştururlar. bu köprü aracılığı ile DNA parçalarını değiştirirler. Sonra ayrılarak bölünmelerine devam ederler. Dikkat edilirse çok hücreli canlılarda görülen eşeyli üremeden çok farklı bir eşeyli üreme oluşmaktadır. Bunlarda gamet olşumu ve döllenme yoktur.
Bakteriler diğer canlılara göre daha kolay mutasyona uğrarlar. Mutasyon genellikle zararlı ve öldürücü olmakla beraber, bakterilerde bazen olumlu sonuçlar veren faydalı mutasyonlar oluşabilmektedir. Bugün bakteriler besin (kültür) ortamlarında yetiştirilerek incelenmektedir. En iyi geliştikleri kültür ortamı et suyudur.
Posted in
Fen Bilgisi ve Teknoloji Dersi Dosyaları
|
Üreme Ve Gelişme nasil olur
Üreme: Canlıların nesillerini sürdürebilmeleri için aynı türden yeni canlılar ortaya çıkarmasına üreme denir. Üreme eşeysiz ve eşeyli olmak üzere iki şekilde gerçekleşir.
Eşeysiz Üreme: Bir canlının tek başına yeni bir birey dünyaya getirmesine eşeysiz üreme denir. Eşeysiz üreme sonucunda oluşan yeni bireyin tüm özellikleri ataları ile aynıdır.
Eşeysiz üreme aşağıdaki şekillerde gerçekleşir.
a) Bölünmeyle Üreme: Bir hücreli organizmalarda gören bir üreme şeklidir. Bu üreme şeklinde canlı bölünerek iki yeni birey oluşturur. Terliksi hayvan ve öglana gibi belli bir şekli olan canlılarda bölünme enlemesine yada boylamasına gerçekleşirken, amip gibi belli bir şekli olmayan canlılarda bölünme herhangi bir şekilde gerçekleşebilir.
b) Sporlanmayla Üreme: Genellikle mayoz bölünme ile oluşan sporlar, değişik ortamlara uyum sağlayabilecek özelliklere sahip hücrelerdir. Sporların değişik faktörlerle taşındıkları yerlerde gelişerek yeni bireyler oluşturmalarına sporla üreme denir.
c) Tomurcuklanmayla Üreme: Canlının bir yerinden dışarıya doğru büyüyen bir çıkıntının ana canlıyla ayını kalıtsal özelliklere sahip yeni bir canlı oluşturmasına tomurcuklanmayla üreme denir.
d) Vegetatif Üreme: Canlıdan kopan bir parçanın gelişerek yeni bir birey oluşturmasına vegetatif üreme denir. Yassı solucan ve deniz yıldızı gibi bazı canlılarda görülür. Oluşan yeni bireyin tüm özellikleri ana canlı ile aynıdır.
Eşeyli Üreme: Aynı türden eşeyi farklı iki canlının üreme hücrelerinin birleşerek zigot oluşturması şeklinde gerçekleşen üreme çeşidine eşeyli üreme adı verilir. Bu üreme çeşidinde oluşan birey hem anneden hem de babadan kalıtsal özellikler aldığından oluşan yeni bireyin kalıtsal özellikleri çeşitlilik sağlayabilir.
Eşeyli Üreme Çeşitleri:
İzogami: Boyut ve şekil bakımından eşit olan iki gametin birleşmesi sonucu oluşan eşeyli üreme çeşidine izogami denir. Tatlı su alglerinde görülen üreme çeşidi izogamidir.
Anizogami: Bu eşeyli üreme şeklinde yumurta hücresi de sperm hücreside kamçılıdır fakat yumurta hücresi sperm hücresinden büyüktür. Bazı alg ve mantarlarda görülür.
Oogami: İnsan ve diğer kompleks yapılı canlılarda görülen bu eşeyli üreme şeklinde yumurta hücresi büyük, hareketsiz ve kamçısız, sperm hücresi küçük ve kamçılıdır.
Konjugasyon: Yan yana gelen iki canlı arasında geçici bir stoplazmik köprü kurulur ve kurulan stoplazma köprüsü üzerinden DNA geçişi sağlanır. Bu eşeyli üreme şekli bakterilerde ve terliksi hayvanlarda görülür.
Partenogenez: Canlının dişi üreme hücresinde dölleme olmadan mitoz bölünme ile yeni bir bireyin oluşmasına partenogenez üreme denir. Bu üreme çeşidinde yumurta n krmozomlu ise oluşan yeni birey de n kromozomludur. Bu üreme şekli arılarda, su pirelerinde, karıncalarda ve bazı kelebeklerde görülür.
Hermafroditizm: Bazı canlılar erkek ve dişi üreme organına aynı anda sahiptir. Bu tür canlılara "hermafrodit canlılar" denir. Hermafrodit canlıların bazılarında dişi ve erkek üreme hücreleri aynı anda oluşabilir bu canlılar kendini dölleme yeteneğine sahiptir. Bazı hermafrodit canlılarda ise erkek ve dişi üreme hücreleri farklı zamanlarda gelişir bu canlılar kendisini eşleyemez, üremek için başka bir canlıya ihtiyaç duyarlar. Toprak solucanı ve istiridye gibi canlılar hermafrodittir.
Metagenez: Bazı canlılarda eşeysiz üreme ile eşeyli üreme artarda gerçekleşir. Bu üreme şekline metagenez üreme denir. Metagenez üreme çiçeksiz bitkilerde ve sıtma mikrobunda gerçekleşir.
Bitkilerde Üreme
Çiçeksiz Bitkilerde Üreme: Çiçeksiz bitkilerde gerçekleşen üreme şekli metagenez (döl almaşı) üremedir.
Çiçekli Bitkilerde Üreme: Çiçekli bitkilerin üreme organı çiçektir. Bazı çiçeklerde erkek ve dişi üreme organı bir arada bulunur bu tür çiçeklere "tam çiçek" denir. Bazı çiçeklerde ise yalnızca bir üreme organı vardır, bu çiçeklere ise "eksik çiçek" adı verilir.
Çiçeğin Yapısı: Çiçekler cezbedici renklerdeki taç yaprakları sayesinde böceklerin ilgisini çekerek tozlaşmanın gerçekleşmesini sağlarlar.
Erkek Üreme Hücresi Oluşumu: Erkek üreme hücreleri (polenler) başçıkta bulunan polen keseleri içindeki ana polen hücrelerinin mayoz bölünme geçirmesi sonucunda oluşurlar.
Dişi Üreme Hücresi Oluşumu: Dişi üreme hücreleri (yumurtalar) yumurtalıkta bulunan yumurta ana hücresinin mayoz ve mitoz bölünme geçirmesi ile oluşur.
Tozlaşma Ve Döllenme: Çiçek polenlerinin erkek organ başçığından, dişi organ tepeciğine taşınarak yumurta hücresini döllemesine tozlaşma denir.
Endosperm: Embriyoyu çimlenene kadar besleyen besin dokusuna endosperm denir. Bitki türüne göre nişasta, protein ve yağ gibi maddeler içerir.
Kabuk: Embriyonun çimlenme yeteneğini kaybetmeden uzun süre kalabilmesi için, embriyoyu olumsuz çevre şartlarına karşı koruma görevini üstlenen kısma kabuk adı verilir.
Hayvanlarda Üreme:
Spermatogenez: Erkek canlının sperm ana hücrelerinden mayoz bölünme ile sperm hücresi üretilmesine spermatogenez adı verilir.
Oogenez: Dişi canlının yumurta ana hücrelerinden mayoz bölünme ile yumurta hücresi üretilmesine oogenez adı verilir.
Döllenme: Yumurta hücresinin çekirdeği ile sperm hücresinin çekirdeğinin birleşerek zigot oluşturmasına döllenme denir. Döllenme iç ve dış döllenme olmak üzere iki şekilde gerçekleşir.
Dış Döllenme: Sperm ve yumurta hücrelerinin, erkek ve dişi vücudu dışında birleşmesi olayına dış döllenme denir. Dış döllenme olayında çok sayıda sperm ve yumurta hücresi oluşturulur, çünkü bu döllenme şekli genelde su gibi serbest ortamlarda gerçekleşir ve bu tür ortamlarda sperm ve yumurta hücresinin birbirini bulması çok zordur. Ayrıca ortama bırakılan üreme hücrelerinin diğer canlılar tarafından yenme ihtimalinin yüksek olması da üretilen üreme hücresinin çok olmasının diğer bir nedenidir.
İç Döllenme: Sperm ve yumurta hücrelerinin dişi vücudunda birleşmesi olayına iç döllenme denir. İç döllenmede döllenme olayı bir canlının içinde gerçekleştiği için üreme hücreleri dış ortamın zararlı etkilerinden korunmuş olur. Ayrıca canlı içinde üreme hücrelerinin birleşme oranı yüksek olduğu için üretilen üreme hücresi sayısı da dış döllemedekine göre oldukça azdır.
ÜREME(http://www.geocities.com/isitir/ureme.htm)
Canlıların, soylarını devam ettirmek amacıyla kendilerine benzer yeni bireyler meydana getirmesine üreme denir. Üreme işlevi canlının gelişmişliğine bağlı olarak çeşitlilik gösterir. Fakat bütün canlılarda genel hatlarıyla incelendiğinde eşeyli ve eşeysiz üreme olmak üzere iki tip üreme görülür.
Eşeysiz üreme: Bir canlının kendi başına yeni bir birey meydana getirmesidir. Oluşan bireyler ata bireyin tıpatıp aynısıdır. Yavru gamet oluşturma gibi bir süreç olmaksızın oluştuğu için ata bireyin genetik özelliklerinin aynısına sahiptir. Çeşitlenme olmadığı için değişen çevre şartlarına uyumda güçlük çekilir. Bölünme, tomurcuklanma, sporlanma ve vejetatif üreme gibi çeşitleri vardır.
Bölünme: Genelde monera (bakteri, mavi-yeşil algler) ile protista (amip, öglena vs.) aleminde görülen üreme çeşididir. Bu alemlerin üyesi olan tek hücreli canlılar mitoz benzeri bir bölünme gerçekleştirerek iki yeni yavru oluştururlar. Bölünme bakterilerde olduğu gibi enine, öglenada olduğu gibi boyuna yada amipte olduğu gibi herhangi bir doğrultuda olabilir.
Tomurcuklanma: Bira mayası gibi bazı protistalarda ve mantarlarda görülen üreme çeşididir. Üreme gerçekleşirken birey hücre çekirdeğini eşler. Eşlenen çekirdeğin bir parçası ana hücrede kalırken diğeri hücre zarında oluşan çıkıntı şeklindeki yapıya geçer. Tomurcuk denilen bu yapı gelişerek yeni bireyi meydana getirir. Oluşan yavru bazen ana bireye yapışık olarak kalır yada ayrılarak bağımsız olarak yaşayabilir.
Sporlanma: sporogoni de denilen bu üreme çeşidi monera, protista ve mantarlar aleminin bazı üyelerinin yanı sıra kara yosunları ve eğrelti otları gibi bazı bitki türlerinde de görülür. Tıpkı tomurcuk oluşumuna benzeyen spor oluşumu farklı olarak daha sağlam bir zarla çevrilidir. Sıcak, soğuk, kuraklık gibi olumsuz şartlardan etkilenmeyen bu yapılar uygun ortam oluştuğunda gelişerek yeni bireyi meydan getirir. –50 oC dereceye dayanabilen spor hücreleri çok uzun süre gelişmeden bekleyebilir.
Kara yosunları ve eğrelti otların da oluşturulan sporlar haploid kromozom taşırlar ve gametofit olarak adlandırılır. Gametofitlerin üreme organlarında üreme hücreleri oluşturulur. Üreme hücrelerinin döllenmesiyle de tekrar diploid bitki meydana gelir.
Vejetatif üreme: bazı canlılarda görülen vejetatif üreme; yeterli büyüklükteki gelişmeye uygun parçaların eksiklerini tamamlayarak yeni bir birey meydana getirmesidir. Deniz yıldızının kopan kolunun tamamlanması ve kolun da gelişerek yeni bir denizyıldızını meydana getirdiği gibi bir rejenerasyon, kavak ve söğüt gibi bitkilerde bir dal parçasının toprağa dikilerek gelişmesinde olduğu gibi çelikle üreme, çilek bitkisinde toprağın üzerinde gövdenin bir bölümünden kökün ve sonrasında yeni bir çilek bitkisinin oluşmasında olduğu gibi sürünücü gövde ile üreme, patates bitkisinin yumruları üzerindeki gözlerin gelişerek yeni patates bitkisini oluşturduğu gözle üreme gibi çeşitleri sayılabilir.
Eşeyli üreme: Kalıtsal olarak farklı iki hücrenin yada çekirdeklerinin birleşerek yeni bir bireyi meydana getirdikleri üreme şeklidir. Çoğunlukla gelişmiş canlılara özgü olan bu üreme şeklinde, anne ve baba diye tanımlanan iki farklı ata vardır. Ata bireylerin mayoz bölünme yoluyla gamet oluşturmalarından sonra döllenme ile oluşan birey ana veya babaya tam olarak benzemez. Gametlerin oluşumu sırasında meydana gelen mutasyonlar ve farklı iki gen dizilimine sahip hücrenin birleşmesinden oluşan yeni varyasyon yavrularda çeşitliliğe yol açar.
İzogami: Şekil ve yapı bakımından birbirine benzer aynı büyüklükteki gametlerin birleşmesiyle oluşan eşeyli üreme çeşididir. morfolojik benzerlik gösteren gametlerin taşıdıkları genlerde fizyolojik farlılıklar bulunur. Alg çeşitlerinden sporogyra, ulothrix ve chlamydomanas izogami ile ürerler.
Heterogami: Farklı özelliklerdeki dişi ve erkek gametlerle yapılan üreme şeklidir. Bazı alg türlerinde olduğu gibi gametler arasındaki farklılık çok az ise anizogami, yada insan ve diğer omurgalı hayvanlarda olduğu gibi gametler farklı morfolojik ve fizyolojik yapılara sahip ise oogami olarak adlandırılır. Oogami’de yumurta büyük, hareketsiz ve bol sitoplazmalı olmasına rağmen sperm oldukça küçük ve hareketlidir.
Konjugasyon: Kavuşma anlamına gelen konjugasyon da aslında gamet oluşturulmaz. Bakteri, paramesyum ve bazı su yosunlarında görülen konjugasyon da yan yana gelen canlılar birbirlerine gen aktarımında bulunurlar. Canlıların gen diziliminde değişiklik dolayısı ile de çeşitlilik oluştuğu için eşeyli üreme olarak kabul edilir.
Partenogenez: Arılar, çalı çekirgeleri, karıncalar gibi eklem bacaklılarda görülen partenogenetik üremede yumurta bazen döllenme olmaksızın gelişerek yeni bir birey meydana getirir. Oluşan birey erkektir ve haploid sayıda kromozom taşır. Normal üreme süreçlerinde dişiler mayozla yumurtayı oluştururken erkekler mitoz benzeri bir bölünme ile sperm oluşturur. Döllenme sonucu oluşan bireyler ise hep dişidir. Arılarda oluşan dişiler bal özü ile beslenirse kraliçe, çiçek tozu (polen) ile beslenirse işçi arı olur.
Hermafroditizm: Canlılarda normalde üreme organlarında sadece birisi bulunur. Dolayısı ile de tek çeşit gamet üretir. Fakat salyangoz gibi bazı hayvanlarla çiçekli bitkilerin çoğu her iki üreme organına da sahiptir ve hem yumurta hem de sperm üretebilirler. Böyle canlılara hermafrodit (erselik, çift cinsiyetli) denir. Erselik canlılar normalde kendi kendilerini döllemez. Bir populasyon içerisinde bireylerin bir kısmı erkek bir kısmı ise dişi rolünü üstlenir. Sonraki üreme döneminde rollerini değişebilirler.
Posted in
Fen Bilgisi ve Teknoloji Dersi Dosyaları
|
TEPKİME nedir
Kimyasal bileşikler iki ya da daha fazla çok sayıdaki farklı elementin atomunun, kimyasal bağ denen kuvvetlerin etkisiyle birleşmesi sonucunda oluşur ve bu bağların yok olmasıylada ayrışır.Belirli başlangıç maddeleri (tepkenler)arasında baslayıp hepsinden farklı bir maddenin (ürün)ortaya çıkmasıyla sonuçlanan kimyasal bağ oluşması sürecine ya da bunu tersi olan kimyasal bağ kopması sürecine kimyasal tepkime ya da kısaca tepkime (reaksiyon)denir.Bu tür bir tepkime ,atomların içindeki değişmelere ilişkin çekirdek tepkimesinden (nukleer reaksiyon )ya da buzun erimesi gibi ,maddenin hal değiştirmesine ilişkin bir fiziksel değişimden farklıdır.
TEPKİME TÜRLERİ
Isı açığa çıkaran kimyasal tepkimelere ısıveren (eksotermik) tepkime,gerçekleşmesi için dışarıdan ısı alması gereken kimyasal tepkimelere ise ısıalan(endotemik)tepkime denir.
Kimyasal tepkimeleri,başlangıç maddelerinin türüne ya da ürünlerin kimyasal ve fiziksel özelliklerinde ortaya çıkan değişikliklere göre sınıflandırılabilir.
TEPKİME HIZLARI VE MEKANİZMALARI
Bazı kimyasal tepkimeler çok yavaş gelişir;oysa bazıları çok çabuk sonuç verir.Sıcaklığın yükselmesi genellikle tepkimeyi hızlandırır.Başlangıç maddelerinin biçimi (yüzey alanı)basınç,ışık ve uygun katalizörlerin varlığı ,tepkime hızını etkileyen öbür etkenlerdendir.Bazı tepkimeler tek bir aşamada tamamlanır;bazıları ise bir dizi aşamadan geçerek sonuçlanır.
KATALİZÖR
Kimyasal ya da fiziksel bir tepkimenin hızını değiştiren,ama kendisi bu tepkime sırasında kimyasal ya da fiziksel değişikliğe uğramayan bir maddedir.Katalizörlerin büyük bölümü ,tepkimeleri hızlandırır;ama tepkime hızını yavaşlatan katalizörler de vardır.Örneğin ,hidrojen peroksit çözeltisine eklenen üre yada gliserol bu çözeltilerin depolanma sırasında bozulmasını geciktirir;ayrışma tepkimesini yavaşlatır.Modern kimya sanayisinde katalizörlerden yaygın biçimde yararlanılır.Öte yandan ,bütün canlılar bir dizi biyokimyasal tepkime sayesinde var olurlar;işte bu biyokimyasal tepkimeleri hızlandıran ya da yavaşlatan biyolojik katalizörlere de enzim denir.Katalizörlerin tepkime sırasında gerçekleştirdikleri işleme ise kataliz denir.
Hemen hemen her madde katalizör olabilir.En yaygın katalizörlerden biri sudur,çünkü pek çok kimyasal tepkime nemli ortamlarda gerçekleşebilir.Örneğin nemli bir ortamda demir ve oksijen kolayca tepkimeye girer ve bunun sonucunda demirin üzerinde pas oluşur.
Çeşitli katalizörlere bazı maddeler eklendiğinde ,katalizörün daha etkili olduğu görülmüştür.Bu maddelere “katalizör etkinleştirici” denir.
Posted in
Fen Bilgisi ve Teknoloji Dersi Dosyaları
|
SİNDİRİM SİSTEMİ HASTALIKLARI VE KORUNMA
Sindirim sistemi hastalıkları ve bozuklukları sırasında ortaya çıkabilecek olan belirtileri şöyle sıralayabiliriz:1 )İştahsızlık,2 )Yutma güçlüğü,3 )Nefes kokması,4 )Geğirme ve regürjitasyon,5 )Hazımsızlık,6 )Pirozis [yanma duygusu],7 )Bulantı-Kusma, 8)Hematemez-melana,9 )İshal,10 )Kabızlık,11 )Gaz,12 )Karın ağrısı,
İŞTAHSIZILIK:İştahsızlık ,yemek yeme isteğinin azalması veya kaybolmasıdır. İştahsızlık birçok sindirim sistemi hastalıklarında gelişebileceği gibi,sindirim sistemi dış organları bozukluklarında ve psikiyatrik bozukluklarda da oluşabilecek olan bir belirtidir.Bu nedenle iştahsızlığı belli bir hastalığın belirtisi olarak el alıp ,burada teşhise varmak olanaksızdır.Beslenme isteği hipotalamustaki başlıca iki merkez tarafından kontrol edilmektedir.Bunlardan biri “Açlık merkezi” diğeri ise “Tokluk merkezidir”.Yeterli bir yemekten sonra doymuşluk merkezi,açlık merkezini baskı altına alarak yemek yeme isteğini bastırır.İştahsızlık birçok sindirim sistemi hastalıklarının ortak belirtisi olabilir.
YUTMA GÜÇLÜĞÜ(DİSFAJİ):Yutma güçlüğünde ,hasta yutma olayı sırasında sıvı yada katı maddenin belli bir noktada takıldığından şikayetçidir.Yutma sırasında ağrının gelişmesine “Odinofaji” denilmektedir.Etkenleri yerleştiği yere göre ikiye ayrılır:a-“Ağız –Yutak”b-Özafagus’tan kaynaklanan yutma güçlüğüdür.
Ağız-Yutak Bölgesinden kaynaklanan yutma güçlüklerinin etkenleri de şunlardır:Dilde gelişen iltihaplar,bademcik iltihapları,yutak iltihapları,dil ülserleri,kabakulak boyun lenf bezlerinin aşırı büyümesi ,tetanos,tiroit bezi iltihapları,kuduz,miyastenia gravis,Sjörgen sendromu.
Yemek borusundan kaynaklanan yutma güçlüklerini ise öyle sıralayabiliriz:Özafagus İltihapları,Özafagusta yabancı cisim,özafagus kanseri,hiatus hernisi,özafagus divertikülü, özafagusun nebde darlıkları,Sjögren sendromu,Hipertiroidizm,aorta anevrizması,kalpte sol atriumun büyümesi,akalazia ve Plummer-Vinson sendromu.
NEFES KOKMASI:Çeşitli etkenleri vardır fakat en sık görülenleri diş çürükleri ve ağız sağlığını iyi korunmamasıdır.Diğer etkenler:Diş etlerinde,burunda,sinüslerde gelişen iltihaplar,bademcik enfeksiyonları,akciğer iltihapları,üremi ile seyreden böbrek hastalıkları ve şeker hastalığı sırasında gelişen ketonemi sırasında da nefes kokabilir.
GEĞİRME VE REGÜRJİTASYON:Geğirme ,mide ya da özafagusdaki havanın karın kaslarının kasılmasıyla zorlu bir biçimde ağızdan çıkartılması olayıdır.Geğirme sıklıkla mide ülseri ,midenin kardia bölümü bozuklukları ya da safra yolları ve kesesi hastalıklarında rtya çıkan bir belirtidir.
Regürjitasyon ile kusma birbirleriyle karıştırılan iki belirtidir.Regürjitasyonda ,mide ya da ozafagusdaki besin maddelerinin karın kasları kasılmaksızın ,herhangi bir zorlama olmaksızın,adeta kendiliğinden ağız boşluğuna gelmeleri olayıdır.Midenin aşırı dolu olması ,özafagusda gelişen anormal darlıklar regürjitasyona neden olur.
HAZIMSIZLIK:Hazımsızlık ,yemek yedikten sonra mide bölgesinde hissedilen bir rahatsızlık hazımsızlık olarak tanımlanmaktadır.Nedenleri psikolojik olabildiği gibi bazı durumlarda tanımlanamamaktadır.Bazı hazımsızlıklar ise belli kesin maddelerinin yenilmesinden sonra ortaya çıkmaktadırlar.Bu gibi durumlarda yakınmaya yol açan maddeler yenilmemelidir.Mide ülserinde ,mide kanserinde gastritlerde,safra kesesi ve yolları hastalıklarında hazımsızlık gelişmektedir.
PİROZİS-YANMA HİSSİ:Pirosiz ,göğüs kemiği altında ya da epigastrium bölgesinde hissedilen bir yanma duygusudur.Bu duygu,özofagusun mideye yakın bölümünün mideden özofagusa geri gelen ve midenin asidiyle temas etmiş olan besinlerin özofagusun bu bölgesindeki mukozayı uyarmasına bağlıdır.Bu uyarı bölgedeki özofagus kaslarını şiddetli bir kasılmaya yönelterek,ağrıya neden olmaktadır.hamilelik sırasında oran % 42-48 oranlarına çıkmaktadır.Alkol ve aspirin gibi bazı maddelerde pirozise neden olmaktadır.
BULANTI-KUSMA:Bulantı ve kusma yalnızca sindirim sistemi hastalıklarını ilgilendiren bir belirti değildir.Vücutta gelişen çeşitli hastalık ve bozukluklar bu iki belirtiye yol açabilirler.Mide bulantısı karşı konulmaz bir kusma duygusudur.Kusma ise mide içindeki maddelerin karın kaslarının kasılmasıyla zorlu bir biçimde özofagus yoluyla ağıza yada ağızdan çıkartılmasıdır.Bulantı ya sıklıkla kusmaya öncülük eder ya da onunla birlikte gelişir. Bulantı ile birlikte terleme,solukluk,aşırı tükürük salgılama,kalbin yavaş atması(bradikardi), tansiyonun düşmesi (hipotansiyon) ve iştahsızlık gibi bozukluklar eklenebilir.
Kusma eğer uzun sürmüşse,dışarı atılan mide salgıları nedeniyle vücut aşırı “Su”, ”Asit” ve “Potasyum”kaybetmiş olur.Su kaybı,”Hipovolemi” denilen kan hacminin azalması-na ;hidroklorik asit (HCl) biçimindeki asit kaybı ,”Alkaloz”denilen vücut sıvılarının alkali tarafa kaymasına potasyum kaybı ise ,”Hipokalemi”denilen vücut sıvılarında potasyum azalmalarına yol açmaktadır.Bunların her biri ise tek başına insan organizmasının hassas dengesini olumsuz biçimde etkileyebilmektedir.Hatta ölüme bile yol açabilmektedir.Sürekli ve şiddetli kusmaları sırasında ,özofagusun son bölümü ile midenin kardia bölümü içeren yırtıklar gelişebilmektedir.Kusma sırasında yanlışlıkla nefes alındığında,solunum yollarına ve akciğerlere besin artıkları kaçabilir.Buna bağlı olarak da “Aspirasyon pnömonisi”denilen bir zatürree çeşidi gelişebilir.
Kusmaya neden olan çeşitli etkenler şunlardır:Sindirim sisteminin tahriş olması,sindirim kanalındaki iltihaplar,ülserler,darlıklar,tıkanmalar,pankreasta gelişen iltihaplar,safra kesesi ve yollarını ilgilendiren iltihap ve tıkanmalar,periton zarının iltihaplanması(apandisit),sindirim kanalındaki kanamlar ve buna benzer bir çok etken vardır.
HEMATEMEZ-MELENA ( KAN KUSMA-DIŞKIDA KAN ÇIKMASI )Hematamez , kan kusma durumuna verilen addır.Dışkının katran gibi siyah çıkması durumuna ise melena adı verilir.Bunun dışında dışkıda taze,kırmızı kan da saptanabileceği gibi yalnız kimyasal reaksiyonlarla ortaya konabilen kan da dışkıya karışmış olabilir.
Hematemezde kusulan kan,eğer kırmızıysa kanamanın çok yeni olduğu düşünülmelidir çünkü bir süre kalan kan midedeki HCl ‘nin etkisiyle kahve telvesi görünümü kazanır.Bunun sonucu da hematemezde çıkartılan kan kahve telvesine benzer.Hematemezi yaratan etken sindirim kanalından kaynaklanabileceği gibi üst solunum yollarındaki bir kanamadan kaynaklanan kanın yutulmasıyla oluşabilir.
Hematemez oluşturan etkenleri kaynaklarına göre şöyle özetleyebiliriz:
Yutulmuş kan:Burun kanaması,dişeti kanaması,hemoptizi kanının yutulması
Özofagus kaynaklı:Özofagus ülserlerinin kanması,özofagus tümörlerinin kanaması,özofagusun yabancı bir cisimle yaralanması ,Mallory-Weiss sendromu .
Mide kaynaklı:Kanayan mide ülserleri ,kanayan gastritler,hiatus hernisi,mide tümörleri.
Duodenum kaynaklı:Duodenum ülseri,duodenum tümörleri ,safra taşlarının duodenuma düşüp burayı zedelemeleri.
Diğer etkenler: Çiçek hastalığı,sifilis,sarı humma,sıtma,kolera,hemofili,skorbüt,K vitamini eksikliği,sindirim kanalı ameliyatları,sindirim sistemi etkileyen delici ya da küt yaralanmalar.
Melena ,dışkıda kan çıkması olayına denir.Hematemeze yol açan tüm etkenler melenaya yol açabilir.Bunun dışında tifo,incebağırsak tümörleri incebağırsakları besleyen bazı damarların tıkanması ,bağırsakların yaralanması da melenaya yol açabilir.Diğer etkenler kaynaklandıkları bölgeye göre şöyledir:
İncebağırsaklar:Ülserler,tifo,yaralanmalar,damar tıkanıklıkları.
Kolonlar:Kolon kanseri,dizanteri kolitis ülseroza,kolon tüberkülozu,polipler,damar tıkanıklıkları.
Rektum:Polipler,Rektum kanseri,sifilis ya da tüberküloz ülserleri,yaralanmalar,rektum iltihabı (proktis).
Diğer etkenler:Kolera ,sarı humma,skorbüt,K vitamini eksikliği
KABIZLIK:Kişinin 3-4 günde bir zorlanarak,az sayıda ,genellikle küçük yuvarlak kitleler halinde dışkılaması durumudur.Kabızlık oluştuğunda ,buna baş ağrısı ,iştahsızlık,dilde paslanma gibi ek belirtiler de eklenir.Kabız kimseler,dışkılama sırasında aşırı derecede ıkındıklarından,hemoroid riskiyle daha fazla karşı karşıyadır.Sıklıkla da kabızlıkla ve hemoroid bir arada görülür.
Kalınbağırsakların işlevleri büyük ölçüde otonom sinir sisteminin denetimi altındadır. Kalınbağırsaklarda ileriye doğru olan hareketler yeterli şiddette değil ise kabızlık gelişmemesi için hiçbir neden kalmamaktadır.Etkenleri:Bazı kötü alışkanlıklar,beslenme ve yaşam tarzı uygunsuzluklarıdır.Bedensel yönden hareketsiz bir yaşantıya sahip olan kimselerde, bitki kökenli besinlerden fakir bir beslenme rejimi uygulayan kimselerde kabızlık belirtisinin ortaya çıkmaması için hemen hemen hiçbir neden yok gibidir.Kabızlığı yok etmek için bu davranışlarda kaçınmamız gerekmektedir.
Kabızlıkların bir bölümü ise vücutta gelişen bazı hastalıkların bir ortak sonucu ,bir belirtisi olarak karşımıza çıkmaktadır.bu hastalıkların bazıları şunlardır:Ateşli hastalıklar,bazı infeksiyonlar,apandisit,Peritonit,pilor stenozu ,menenjit,bazı sirozlar,kolon kanseri,iritabl kolon (spastik kolon),megakolon,atonik kolon,kalsiyum azlığı,potasyum azlığı,B1 vitamini azlığı,hipotirodizm,hiperparatiroidizm,Parkinson sendromu,kurşun zehirlenmesi,morfinin zerki,bağırsak tıkanması gibi.
Rektumda gelişen nedbe darlıkları hemoroidler,anüs fisürleri,anüs fistülleri,anüs apseleri varlığında ,dışkılama sırasında şiddetli bir ağrı oluştuğunda hastalar dışkılamamaya çaba gösterirler,bu da kabızlığa yol açar.
İSHAL(DAİRE)İshal ,dışkının bağırsaklardan hızlı geçmesi ve çok sulu olarak çıkartılması durumuna verilen addır.Kalınbağırsaklardan geçen besin artıklarından fazlalık suyun geri emilmesi,özellikle çıkan ve yatay kolonlarda gerçekleştirilmektedir ve dışkı içinde günde 100 ml kadar suyun atılması normal sayılmaktadır.
İshaller,ani ve müzmin olmak üzere başlıca iki grupta incelenebilir:
A) Ani (akut) ishaller:1-Viral gastroentrit:Çeşitli virüslerin neden olduğu sindirim kanalı iltihaplarında halsizlik ,kas ağrısı ,iştahsızlık,bulantı ve kusmayla birlikte ishal de gelişir.Genellikle ateş ortaya çıkmaz.
2-Stafilokoklara bağlı ishaller:Stafilokok denilen bazı bakteriler ,besin maddelerine bulaştıklarında burada ürerler ve “Enterotoksin”denilen bir zehir maddesi üretirler.Stafilokokların besinlere bulaşması genellikle derideki ve özellikle ellerdeki yaralardan ya da kirli ellerden olmaktadır.Stafilokokların bulaşmış olduğu besin maddesini yemiş olan kişide ,1-6 saat sonra kanlı bir ishal gelişir.Hastada bulantı ,kusma,karında kramp tarzında ağrı da gelişir.Besinlerin temiz koşullarda hazırlanıp korunması gerekmektedir.
3-Koleraya bağlı ishal:Vibrio kolera ile bulaşmış besin maddelerini yiyen kimselerde1-3 gün sonra şiddetli ,kansız bir ishal gelişmektedir.Çıkartılan dışkı,yıkanmış pirinç suyu gibidir.Hasta aşırı miktarda su kaybeder.İshal sırasında karında kramp tarzında ağrılar da gelişir.
4-Dizanteri ishalleri:Dizanteri ishallerinde çıkartılan dışkı kanlı ve cerahatlidir.”Şigella dizantesi”;”Şigella fleksneri “,”Şigella solei”,”Salmonella paratifo”adlı bakteriler,”Giardia lamblia”,”Balantidium koli”,”Entemoeba histolitka “,”Trikomonas himinis” adlı protozoalar dizanteri etkenleridir.
B)Müzmin (kronik) ishaller:1-Aralıklı ortaya çıkan ishalleri şöyle sıralayabiliriz:İritabl koln (spastik koln),karsinoid tümörleri paratiroit hormon yetersizliği, böbreküstü bezi korteksi yetmezliği,hipertiroidizm pernisiyöz anemi,müzmin pankreas iltihabı,fibrokistik hastalık,nontropikal spru,Crohn hastalığı ,Kolitis ülseroza,bağırsak tüberkülozu.
2-Sürekli ishaller ise şöyle sıralanabilir:Whipple hastalığı ,bağırsak fistülleri ,bazı
safra kesesi ya da yolları hastalıkları.
İshallerde uygulanacak olan ilkyardım,hastaya bol miktarda su içermektedir.Böylece
Vücut ishalle kaybettiği suyu yerine koyabilecektir.Uygulanacak asıl tedavi ise,ishal
Oluşturan etkenin saptanıp ,ortadan kaldırılmasıdır.
GAZ:Sindirim kanalındaki gaz başlıca üç kaynaktan kaynaklanmaktadır.Bunlardan ilki yemek yerken yada su içerken bir miktar havanın da yutulmasıdır(aerofji).İkincisi bağırsaklarda normal olarak bulunan bazı bakterilerin karbondioksit,metan ve hidrojen gazı üretmeleridir.Üçüncüsü ise kandaki bazı gazların ve özellikle de azot gazının bağırsak boşluğuna geçmesidir.Bu gazların bir bölümü geğirme ile ,bir bölümü yeniden kana karışarak bir bölümü de anüsten geçerek ,bağırsak kanalından uzaklaştırılmaktadır.Hidrojen, karbondioksit ve metan gazlarının büyük bir bölümü bağırsak boşluğundan kan geçtikten sonra,bakterilerin bazı gazları özellikle ,hidrojen gazını kullanmalarını engellediklerinden,bağırsaklardaki hidrojen gazının artmasına neden olurlar.
Sinirli kimselerde,sürekli sakız çiğneyenlerde hava yutma daha fazla olmaktadır.Bu da gazdan yakınmaya yol açmaktadır.Burun tıkanıklığı ve bazı damak ve diş bozuklukları olan kimseler yemek yerken ya da su içerken normalden daha fazla hava yutarlar.Bu gibi bozuklukların tedavi edilmesi gaz oluşumunu engelleyebilir.Hızlı ve çok yemek yemek,yemekler içersinde fazla miktarda içki çimek aşırı hava yutulmasında rol oynamaktadır.
KARIN AĞRISI:Karın ağrılarının başlıca iki etken vardır:Bunlardan ilki periton içi nedenlerden kaynaklanan karın ağrıları ,ikincisi ise periton dışı etkenlerden kaynaklanan ağrılardır.Karın ağrılarının etkenleri şunlardır:
Periton içi nedenlere bağlı karın ağrıları:
•Periton:1-Bakteriyel peritonit a)Mide,safra kesesi ve bağırsak delinmeleri, b)Peritonun kan yolu ya da diğer bazı yollarla taşınan tüberküloz,streptokok,pnömokok ve diğer bazı mikroorganizmaların etkisiyle iltihaplanması.
2-Kimyasal ya da nonbakteriyel peritonit:Yumurtalık kistlerinin patlaması ,mide ülserinin delinmesi,safra kesesinin delinmesi.
•Karın içindeki içi dolu organlar:1-Karaciğer iltihabı (hepatit),2-Karaciğer apsesi, 3-Pankreas iltihabı(pankreatit),4-Dalak apsesi
•Karın içindeki içi boş organlar:1-Peptik ülserler,2-Apandisit ,3-Kolesistit,4-Kolon iltihabı(kolit),5-Crohn hastalığı (Regional enteritis),6-Kolitis ülseroza,7-Gastroentrit(mide ve bağırsakların iltihabı)
•Pelvis organları:1-Endometrit(endometrium iltihabı),2-Tuboovarien apseler, 3-Over(yumurtalık)apseleri,4-Pelvis iltihabı
•Mezenter:1-Mezenter lenf bezlerinin iltihaplanması
Damarsal kökenli ağrılar:
•İskemiler:1-Dalak infarktüsü,2-Karaciğer infarktüsü,3-Mezenter damarlarının tıkanması,4-Omentum damarlarının tıkanması,
•Periton içi kanamalar:1-Dalak yırtılması,2-Karaciğer yırtılması,3-Dış gebeliklerde damar yırtılmaları,4-Karın içi anevrizmalarının yırtılmaları,5-Mezenter damarlarının yırtılması
Mekanik tıkanma ya da gerilmelerden kaynaklanan ağrılar:
•Bağırsakların tıkanması ve gerilmesi:1-Tümör,2-Fıtık,3-Bağırsakların dönmesi,4-Bağırsaklarda yapışıklıklar
•Safra kesesi ve yolları:1-Taş,2-Tümör,3-Nedbe darlığı,4-Kist,
•Dalak ve karaciğer:1-Karaciğerin kalp yetmezliği ya da Budd-Chiari sendromuna bağlı olarak,bazen kan hastalıklarına ya da bazı kanserlere bağlı olarak büyümesi. 2-Dalağın genellikle bazı kan hastalıklarına ve kanserlere bağlı olarak büyümesi.
•Pelvis içi organları :1-Over ve tuba apseleri,2-Over kistleri,3-Dış gebelik
Posted in
Fen Bilgisi ve Teknoloji Dersi Dosyaları
|