Blogda Aramak İçin TIKLAYINIZ

Felsefe Psikolji Mantık Konuları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Felsefe Psikolji Mantık Konuları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yeşil'in Etkileri


Yeşil'in Etkileri
Kasaplar, dükkânlarında kırmızıyı kullanırken, yeşili hiç kullanmazlar. Yeşil vejeteryanlığı temsil eder. Yeşil belki de doğanın kendisidir. Yeşil güven verir. O yüzden bankaların logolarında en çok tercih ettikleri iki renkten birisidir. Yatak odası için de rahatlatıcı bir renktir. Yaratıcılığı körükler.


Batıda büyük otellerin mutfaklarında, duvar renginin ahçıların yaratıcılığını artırmak için yeşile boyanmaktadır. Hastaneler de logo ve iç dizaynlarında yeşili tercih ederler. Çünkü rahatlatıcı ve sakinleştiricidir. Tabiatı en çok hatırlatan renktir. Yeşil alanlarda insanların daha az mide ağrısı çektikleri tespit edilmiş. Sakız paketlerinde ve sebze satılan yerlerde de yeşil en tercih edilen renktir.


Renklerin gözdeki kimi sinir hücrelerini kısa süreli öldürdüğünü gözlemişler.(Burada öldürmeden kastedilen yok etme değil, kısa süreli devre dışı bırakma). Renkler, bakıldığında bu iki tür hücreden birini öldürüyorlar. Kimi renklerin ise bu iki tür hücreyi birden öldürdüğü görülmüş. Yeşil bunlardan bir tanesi. Yeşil uzun süreli bakıldığında gözdeki iki hücreyi birden öldürüyor ve başka tarafa baktığınızda diğer renkleri algılama şansınız yok oluyor. O yüzden yeşil rengin araba göstergelerinde pek kullanılması tavsiye edilmez.(VW Polo, Renault Broadway yeşil göstergelere birer örnek olabilir.) Gece göstergeye baktıktan hemen sonra gözünüzü yola çevirdiğinizde kısa bir süre farklı renkleri algılayamazsınız. Karşıdan gelen farların geçtikten sonra bir süre görmeyle ilgili zorluk çekmemiz de buna bağlanabilir. Bir bilimsel araştırmaya göre insan gözünün mavi ile yeşile uzun süre bakamadığı sonucu ortaya çıkmıştır.

Devamını Oku

*

Saldırganlık


Saldırganlık


Saldırganlığın tanımı eylemin bizzat kendisi vurgulanarak yada eylemde bulunan kişinin niyeti vurgulanarak yapılabilir. Eylemin kendisi vurgulandığında saldırganlık başka kişilere zarar veren herhangi bir davranış olarak tanımlanmaktadır. Eylemde bulunan kişinin niyeti vurgulandığında ise hedefi yaralamak niyetiyle girişilen bir davranış olarak tanımlanır.

Diğer bir tanım, öfkeli ve araçsal saldırganlık şeklinde yapılmaktadır. Öfkeli saldırganlık öfke ve düşmanlığın kışkırttığı saldırganca bir eylemdir. Araçsal saldırganlık ise, eylemin kendisi dışında bir hedefe ulaşmak için girişilen saldırganca bir eylemdir.

NEDENLER:

� Bazı kuramcılar beynin merkezi sinir sisteminin ve endokrin sisteminin saldırganlığa yol açtığını öne sürmektedir. Bazı bilim adamları da beyinde saldırganlığa neden olan merkezlerin dışında beyindeki tümörlerinde saldırganlığa yol açtığını ileri sürmektedirler. Saldırganlıkla ilgili amigdalalar duyguların kontrolünden sorumlu beyin alanlarıdır ve limbik sistemin bir parçasıdır. Saldırganlık gösteren hayvanların amigdalaları çıkarıldığında hayvanların önceki halinin karşıtı bir durumun, sakinlik halinin ortaya çıktığı gözlenmiştir. Yine bu bölgede oluşmuş olan bazı tümörlerin aşırı saldırganlığa yol açtığı belirtilmektedir. Biyolojik kurama ait bir diğer açıklama genlerdeki farklı kombinasyonların saldırganlığa neden olduğu şeklindedir. Her insanın hücresindeki 23 çift kromozomdan bir çifti cinsiyeti belirler. Kadın da cinsiyeti belirleyen kromozom çifti XX erkekte ise XY biçimindedir. Y erkekliği belirleyen kromozom olarak düşünülmektedir. Bazı erkeklerde bu kromozomlar XYY şeklindedir. Bir kısım bilim adamları fazla olan bu kromozomun erkekte saldırganlığı artırdığını savunmaktadır. Araştırmalar XYY tipi kromozomun erkek suçlular arasında normallere göre 4 kez daha fazla görüldüğü şeklinde sonuçlanmıştır. Fakat kromozomlarla ilgili bu açıklamayı eleştirenler ve saldırganlığı açıklamada yetersiz bulan araştırmacılarda vardır. Çünkü XYY kromozomu taşımasına rağmen saldırgan olmayan erkeklerdeki ve kadınlardaki saldırganlığın nedenleri için hiçbir açıklama getirilememektedir. Bu nedenle biyolojik kuramın saldırganlığa ilişkin açıklamalarının yeterli ve kapsamlı olduğu söylenemez. Biyolojik temelli kuramlar objektif ve somut verileri kapsaması yönünden önemli sayılmakla beraber, saldırgan davranışın oluşumunda etkili olan bireyin duygusal, zihinsel ve sosyal süreçleri dikkate almamaktadır. Bununla birlikte yapılan araştırmalar biyolojik faktörlerin psikopatolojide önemli rol oynadığını ortaya çıkarmıştır. Geçmişte saldırgan davranış incelenirken daha çok çevresel değişkenler üzerinde duruluyor, gelişimsel ve sonradan olma beyin hasarları üzerinde durulmuyordu. Son yirmi yıldır saldırganlık üzerine yapılan araştırmalarda nöropsikiyatrik ve nörolojik sorunların saldırgan bireylerde, saldırgan olmayanlara oranla daha yaygın olduğu ileri sürülmektedir. Şiddeti besleyen bir çok kaynak vardır. Ancak bu kaynakların etkin olabilmesi için etkileyebilecekleri bir canlı organizmaya ihtiyaç vardır. Şiddet davranışını anlayabilmenin yolu onun biyolojik temelini anlamaktan geçer. Bu konudaki bulgular henüz çelişkili ve yetersizdir. Daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Emosyonel sinir bilim (Neuroscience) alanında son yıllarda görülen hızlı ilerleme bu alanda kısa sürede aşamalar kaydedileceğinin sinyallerini vermektedir. Ortaya çıkacak sonuçlar, şiddeti ortadan kaldırmayacaktır. Şiddetin daha iyi anlaşılabilmesi ve ortadan kaldırılabilmesi için hem toplumsal hem de biyolojik etkenlerin birlikte ve uygun ölçülerde dikkate alınması gerekir.

� İnsan davranışlarını insanın doğasından yola çıkarak açıklayan içgüdü kuramcıları saldırganlığı da içgüdülere göre açıklamakta, insanın diğer hayvanlar gibi kendisini saldırgan davranışlarda bulunmaya eğilimli kılan bir saldırganlık içgüdüyle doğduğunu ileri sürmektedirler. Bu kuramcılar saldırganlığı doğuştan gelen içgüdülerle açıklamakta ve saldırganlığın azaltılabileceğine ilişkin bir umut taşımamaktadır. Saldırganlığı içgüdülerle açıklamak, kişiler arası ilişkilerde sorun olan bu davranışı olağan görmek anlamına geldiğinden, bu kurama özellikle sosyal öğrenme kuramcıları tarafından yoğun eleştiriler gelmektedir. İnsan davranışlarını sadece içgüdü modeli ile tanımlamanın doğru olmayacağını daha sonra kabul edilmiştir. Davranışlar sadece içgüdü modeliyle açıklanabilseydi saldırganlığa özel bir anlatım ve özür bulunmuş olurdu.

� Sosyal Öğrenme kuramcıları insanın doğuştan saldırgan olmadığını saldırganlığın toplumsallaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıktığını belirtmişlerdir. Bireyi saldırganlığa iten güçlerin içsel olmaktan çok dışsal olduğunu savunmaktadırlar. Diğer kuramlarla karşılaştırıldığında bu kuram dış etkilere daha fazla önem vermektedir. Ancak kişi yalnız çevresel etkenlere tepkide bulunan güçsüz bir organizma değildir. Kişi ve çevrenin karşılıklı etkileşimleri bireyin sahip olduğu davranışları oluştururlar. Böylece hem çevre etkinlikleri davranışları şekillendirir, hem de çevre davranışlar tarafından etkilenir. Bu dinamik görüşler insanın saldırganlığını diğer sosyal davranışlar gibi hem çevreden kaynaklanan uyaran ve pekiştiricilerin etkisi hem de bilişsel kontrol etkisiyle öğrenildiğini savunur. Bu kuram, saldırgan davranışların kaynaklarının çok çeşitli olduğunu, geçmiş deneyim ve öğrenmeden, dış durumsal etmenlere kadar yayılan çok geniş bir yelpaze içinde değerlendirilmesi gerektiğini, ayrıca saldırganlık ve şiddetin, nesiller boyunca öğrenilmiş bir davranış kalıbı olarak geçtiğini de savunmaktadır. Geçmişteki deneyimlerin saldırganlığın ne zaman, hangi durumlarda ve de ne sıklıkla ortaya çıkacağını belirlediğini, çocukların model olarak aldıkları ana babalarının davranışlarından, nasıl davranmak gerektiğini öğrendiklerini, aile ve dış çevreden edindikleri saldırgan modellere özenerek saldırgan davranışlarda bulunduklarını ileri sürmektedir. Saldırganlığa içgüdü ve engellenme açısından bakan görüşlerle karşılaştırıldığında, sosyal öğrenme yaklaşımını benzersiz kılan şey, saldırganlığı değiştirebilir ve engellenebilir bir olgu olarak görmesidir. Oysa saldırganlığı içgüdüyle açıklayan görüşler saldırganlığı kaçınılmaz ve genetik olarak programlanmış bir davranış olarak görme eğilimindedirler. Bu yaklaşım, saldırganlığın öğrenildiği gibi unutulabileceğini ya da uygun koşullar altında hiç öğrenilemeyeceğini savunmaktadır.

� Saldırganlığın nedenini açıklayan bir diğer kuram olan Engellenme-saldırganlık kuramı ilk ortaya atıldığı zaman �Saldırganlık hali her zaman bir engellenme sonucu ortaya çıkar� görüşü şiddetle eleştirilere uğrayınca her engellenmenin saldırganlığa yol açacağı görüşü değiştirilerek saldırganlık, �engellenme saldırganlığa yol açmaktadır� şeklinde tanımlandı. Pek çok örnekte engellenme biçimlerinin ardından saldırgan davranışlar gelse de engellenme ve saldırganlık arasındaki bağın sanıldığından daha zayıf olduğu düşünülmektedir. Engellenme kaçınılmaz olarak saldırganlığa yol açmamakta ve saldırganlık her defasında engellenmenin ardından gelmemektedir. Bununla birlikte kuram sosyal ödül kazanmak için yapılan araçsal saldırganlık yada kendini savunmak için yapılan saldırganlık gibi engellenme olmaksızın yapılan saldırgan davranışları açıklamakta da yeterli olmamaktadır. Şiddet eylemlerini insan etmeninden soyutlayarak salt çevresel etmenlere dayandırarak açıklamak sorunun çözümüne fazla yardım sağlamamaktadır. Çünkü çevre ve insan birbirinden ayrılmaz bir biçimde bir sorunlar yumağı olarak şiddet eylemlerine katkıda bulunur. İnsan tepkilerini dış uyaranların, ruhsal yapısında yol açtığı etkilerin özelliklerine göre gösterir. Bu etkilerden biri olan engellenme tek başına saldırganlığa neden değildir. Bu konularda çalışmalar yapan bilim adamlarına göre engellenme genellikle öfke olarak nitelendirilen duygusal bir tepkiye yol açmakta ve bu tepkide kişiyi saldırgan davranışlarda bulunmaya hazır hale getirmektedir.

� Saldırgan modeller, bilişsel öğrenme yoluyla yeni davranış kalıplarının öğrenilmesini sağlar. Modelin saldırgan davranışlarının ödüllendirilmesi halinde de dolaylı pekiştirme yoluyla bu tür davranışların taklit edilme olasılığı artar. Böyle durumlarda saldırganlık oldukça yerleşik bir davranış kalıbı haline gelerek söndürülmesi güçleşir. Davranışçılara göre, insanlar iyi, akıllı olarak doğmakta, kötü eğitim, kötü çevre ve kötü örneklerle davranışlar bozulmaktadır. İnsan davranışlarını yalnızca doğuştan gelen eğilimler değil, çevrenin davranışları da biçimlendirmektedir. Bu yaklaşıma göre çocuk saldırgan davrandığında annesinin veya diğer kişilerin ona istedikleri şeyi vereceklerini anlarsa, saldırgan biçimde davranmaya eğilimli olur. Aynı durum uysal, atak ya da sevecenlik için de geçerlidir. Öteki bütün davranışlarda olduğu gibi saldırganlık da kişinin çıkarına uygun düşecek biçimde hareketlerin yapılmasıyla öğrenilir. Kişi istediği şeyi elde etmede başarılı bir yöntem olduğu kanıtlanan bir biçimde hareket eder.

� Saldırgan davranışların oluşmasında taklit önemli bir süreçtir. Bir çocuk yada genç öfke ve saldırganlık düzeyini kontrol edemeyen ve bunu sağlıksız şekilde ifade eden ana babasını gözlediğinde, sözle saldırmayı ve katı bir şekilde eleştirmeyi öğrenir. Ana babanın uyguladığı otoriteye dayalı katı disiplinin çocukta saldırganlık ve başkaldırma gibi olumsuz özelliklerin ortaya çıkarttığını görülmektedir. Araştırmalarda ana babanın kısıtlayıcı ve çocuğa özgürlük tanımayan, kendi düşüncelerini empoze eden onun adına kararlar alıp uygulamaya çalışan katı tutumlarının isyankarlığa ve saldırganlığa neden olduklarını göstermektedir. Çocuğa karşı yargılayıcı olan, fiziksel şiddet kullanan, çocuğu dinleyip anlamaya çalışmayan annelerin çocuklarının güvensiz, tedirgin ve saldırgan davranışlar gösterdiği bulunmuştur. Ayrıca çocuğa karşı dayakla terbiyenin olduğu kadar, aşırı koruyuculuğunda çocuğu saldırganlaştırdığı görülmüştür.

� Toplum da aile gibi suç oranın gelişmesini teşvik etmektedir. Suç oranın yüksek olduğu bir topluluk çocuğun saldırgan aktivitelerde bulunan pek çok modeli gözlemlemesine fırsat verir. Çocuk aynı zamanda bu davranışlarından ötürü bu modellerin ödüllendirildiğine de tanık olur. Göç sebebiyle başta büyük kentler olmak üzere çeşitli yerleşim birimlerinde oluşan, kontrolsüz yapılaşma, nüfus artışı, kültürel yozlaşma ve yabancılaşma, gelir adaletsizliğinin ve yoksullaşma oranının artması, işsizliğin yol açtığı güvensizlik, gelecekten umudunu kesme ve amaçsızlık, haksızlığa uğradığında hakkını resmi yollardan alamaması, sosyal problemlerin çözümünde şiddete başvurulması saldırganlığın ortaya çıkmasını kolaylaştırır.

� Psikologların büyük çoğunluğunun TV�de şiddetin çocuklarda saldırganlık eğilimini artırdığına inandığı kesindir. Hatta sokaktaki insanında genelde bu inancı paylaştığı söylenebilir. Eğer televizyondan bir şeyler öğreniliyorsa ki bunda kuşku yoktur. Saldırgan davranışlarda öğrenilebilir. Bu öğrenme, TV�de gözlenen saldırgan kahramanın gösterdiği saldırgan davranışın taklidi ya da böyle davranışların ilişkili olduğu başka saldırgan davranışları çağrıştırıp etkinleştirmesi biçiminde olabilir. Bununla birlikte, çocukların TV�de gözledikleri ve sonuçta kendileri için zararlı olabilecek saldırgan davranışlara daha fazla başvuracaklarını düşünmek biraz insanı küçümsemek ve onu ayırt etmeksizin her davranışı taklit eden robotumsu bir yaratığa indirgemek olur. İnsan yavrusu eğer ruhsal olarak bir özrü yoksa bebek denebilecek yaşlarda bile gerçek ile filmi, filmde yapılabilecekle gerçekte yapılabileceği ayırt edebilecek kapasitededir. Nitekim gözden geçirdiğimiz sonuçlarda bu görüşü destekler niteliktedir. Bulgular TV� de saldırganlığın, çocuklarda saldırganlığı büyük ölçüde arttırdığı yargısına varmamızı sağlayacak denli kesin ve tutarlı değildir. Eğer gerçek yaşamda saldırgan davranışlar ödüllendirilip özendiriliyorsa, çevre gerçek saldırgan modeller açısından zenginse ya da koşullar saldırgan duyguları denetim altında tutulamaz ölçülere çıkarıyorsa, o zaman saldırgan davranışların öğrenilmesinin ayıbı büyük ölçüde TV�ye çıkarılmamalıdır.

� Başlı başına okul ve eğitim sistemi bile pek çok çocuk ve ergende öfke yaratan ve saldırganlığa yol açan ortamlar olabilmektedir.Eğitim-öğretim alanındaki eşitsizlikler ve haksız uygulamalar, öğretmenlerin öğrenciler arasında ayrım yapmaları, öğrencilerin kendi içinde değil sürekli birbirleriyle kıyaslandığı yarışmacı, kalitesiz ve ezberci eğitim, başarının düşmesine yolaçan sürekli değişen eğitim programları çocukları saldırganlaştırmaktadır.

� Kalabalık sınıflar, yetersiz fiziki koşullar, fazla ders saati ve yoğun ders programının getirdiği sıkıntılara ders dışı etkinliklerin ve sosyal faaliyetlerin yetersiz olması, öğrencinin rahatlayabileceği, enerjisini kullanabileceği alanların sınırlılığı eklenir. Bu yüzden sınıflar can sıkıntısı için mükemmel mekanlardır ve bu kadar yapay bir ortamda çocuklardan doğal olması beklenmektedir. Bu hayvanat bahçesinde kafese kapatılan vahşi hayvanları niçin doğal davranmıyorlar yada niye huzursuzlar diye suçlamak gibidir.

� Disiplin yönetmeliğinin katı, yasakçı kuralları ve tek tipleştirme uygulamaları sonucu farklı, orijinal ve yaratıcı kişilik özelliklerinin törpülenmesi çocuklarda öfke tepkilerine yol açmaktadır.

� Bir yandan öğretmenlerin formasyon yetersizliği, (öğretmen açıklarını kapatmak için her üniversite mezununun öğretmen olarak atanması) ve eğitimden çok öğretim ağırlıklı çalışmaları, diğer yandan rehberlik ve yönlendirmenin olmayışı, okulda psikolojik danışma hizmetlerinin yetersizliği saldırganlığı engelleme de sorunlar doğurmaktadır. (Rehber öğretmen açığını kapatmak için bu işin eğitimini almamış insanların istihdam edilmesi).

� Genelde ergenlikte sınırlı antisosyal davranışa dahil olan bireyler, toplumun norm ve standartlarını öğrenmektedir ve yaşam boyu antisosyalliği sürdüren bireylerden çok daha iyi sosyalize olmaktadır. Ergenliğin ilk yılları boyunca suçluluk artış, genç yetişkinlikte de düşüş göstermektedir. Arkadaş grubunca kabul arzusu, gençler arasında antisosyal davranışı artırmaktadır. Zamanla arkadaşlar daha az etkili olmaya başlar ve ahlaki değerlerin kazanılmasıyla saldırgan davranış azalır.

ÖNERİLER

� İnsanın biyolojik olarak iki nihai amacı vardır. Hayatta kalmak ve türün devamını sağlamaktır. İnsan bir tehlikeyle karşılaştığı zaman da iki davranış kalıbından birini seçer ya kaçacak yada savaşacaktır. Savaşmak zorunda kaldığı zaman doğal olarak saldıracaktır. Yani şiddetin kökeninde yer alan saldırganlık davranışının insanın hayatta kalmasına yarayan kesin bir fonksiyonu vardır. Bir amaca hizmet eden saldırganlık davranışının, sosyal kaidelerin geliştiği, kişinin güvenliğini sağlayacak toplumsal yapılanmanın arttığı bu gün için eskiye oranla gerekliliği azalsa da, kişinin hangi durumda kendisine zarar gelebileceği bilgisine her zaman ihtiyacı vardır.

� Saldırganlığın üç türünden söz edilebilir. Toplum tarafından onaylanmayan düşmanca saldırganlık, belli koşullar altında onaylanan saldırganlık, toplumca ne yasaklanan ne de onaylanan izin verilmiş saldırganlık. Toplumda etkili işlev görebilmek için bireyler bunları öğrenmek zorundadır. Saldırganlıklarını hiçbir zaman denetim altına alamayanların özgür kalmalarına izin verilmeyecektir. Bununla birlikte saldırganlığa hiç başvurmayanların durumları, gerektiğinde onu kullananlarınkinden daha kötü olabilir. Dolayısıyla önemli olan çocuklara hiçbir zaman saldırmamayı öğretmemek değil, saldırganlığın ne zaman uygun olup ne zaman uygun olmadığını öğretmektir. Önemli bir diğer noktada çocuklara düşmanca saldırganlığın, toplum tarafından onaylanmayan saldırganlığın öğretilmemesidir.

� Araştırmalar çocuklarının kötü davranışlarını cezalandırmak isteyen anne ve babaların aslında bu davranışları pekiştirmekten ileriye gidemediğini göstermektedir. Buna göre övülen iyi davranışlar çocukları tarafından nasıl öğreniliyorsa cezalandırılan kötü davranışlarda öğrenilebilir. Burada önemli olan davranışın altının çizilmiş olmasıdır Bir davranış ödül ile güçlendirilirken, ceza ile ortadan kaldırılabilir. Ancak burada asıl ceza, o davranışın sonunda ortaya çıkacak olumsuz durumun kendisidir. Bir davranış sonucunda ortaya çıkan olumsuzluk bir yanıt iken, cezalandırmak bir uyaran oluşturabilmektedir. Ceza, cezalandırılan tarafından kendine bir saldırı olarak algılanabilir, hatta karşı atağa geçme isteği uyandırabilir. Davranış sonucu ortaya çıkan olumsuzluk davranışın devamını önleyici bir etkiye sahipken, cezalandırmak davranışın tekrarı için bir uyarıcı oluşturmaktadır.

� Okuldaki herkesin okulu sahipleneceği ve orada olmaktan hoşlanacağı bir okul iklimi oluşturulmalıdır. Okuldaki her öğrenciye ve görevliye, kendilerinin okulun önemli bir parçası oldukları hissettirilmelidir. Bu duygu, okulda güvenliği sağlamaya yönelik planlama sürecine herkesin (öğretmenlerin, öğrencilerin, velilerin ve toplumun önde gelen kişilerinin) katılımı sağlanarak başarılabilir.

� Yapılan araştırmalar, okullardaki sorunların çok büyük bir kısmını okuldaki çok küçük bir azınlığın çıkardığını göstermektedir. Bu öğrenciler öncelikli hedef seçilebilir. Okuldaki gözetim ve denetim faaliyetleri planlanırken, sayıca az olan bu öğrencilerin bulundukları yerlere özel bir dikkat gösterilmesi, bu öğrencilerin hem kendilerini hem de olası mağdurları şiddeti karşı korumak için yararlı olabilir.

� Okulda güvenliğin sağlanması birinci derecede okul müdürünün işidir. Okul müdürü kendi odasına çekilmemeli, özellikle ders aralarında koridorlarda görünmeli, sınıfları ziyaret etmeli ve okulda düzenlenen toplantılarda hazır bulunmalıdır. Hiç kuşku yok ki en iyi müdür zamanın çoğunu makam odasının dışında geçiren müdürdür. Başta okul müdürü ve müdür yardımcıları olmak üzere okuldaki bütün görevliler öğrencilerden önce okula gelmeli, öğrenciler okula geldiklerinde tüm çalışanların kendilerini güler yüzle kendilerini karşıladığını görebilmelidir.

� Okul yöneticileri ve öğretmenleri anne babalar ile mutlaka işbirliği yapmalıdır. Güvenli bir okul oluşturmak, sadece okul yöneticilerinin başarabileceği bir iş değildir. Veliler, okul güvenliğinin sağlanmasının aslında kendi çocuklarının başarısına katkıda bulunacağını bilmeli ve bu konudaki sorumluluklarını yerine getirmeye istek duymaları sağlanmalıdır.

� Öğrencilerin gerçekten ilgisini çeken ders dışı etkinlerinden oluşan bir sistem kurulmalıdır. Okul çağındaki çocuklar yapılacak ilginç ve kendilerine meydan okuyan şeyler bulamazlarsa bu boşluğu olumsuz etkinliklerle doldurabilirler.

� Öğrencilerin kendi güvenliklerinin sağlanmasına aktif bir biçimde katılmalarının sağlanması gerekir. Bu amaçla öğrencilerin okuldaki güvenlik planlarının hazırlanmasına katılmaları sağlanabilir. Ayrıca öğrencilere kişiler arası ilişkilerde ortaya çıkan anlaşmazlıkları ve çatışmaları şiddet içermeyen yollarlı çözme teknikleri öğretilebilir.

� Öğrencilere doğru kararlar verme, sorumluluklarını bilen bir vatandaş olma ve çatışma çözme becerilerine sahip olma gibi yaşam becerileri öğretim programlarıyla bütünleştirilerek kazandırılmalıdır. Özellikle gençlerin çatışmalarla nasıl başedeceklerini öğrenmeye ihtiyaçları vardır. Çünkü okullardaki şiddet olayları aslında çözümlenmemiş çatışmaların yansımasıdır. Eğer gençlere çatışmaları yapıcı bir biçimde çözme becerileri kazandırılırsa, okullar daha güvenli yerler olabileceğini söyleyebiliriz. Her okul öğrencilerine bu yaşam becerilerini öğretmeyi amaçlamalıdır.

� Yetişkinlerin gözetimi ve denetimi ihmal edilmemelidir. Özellikle çocuklar sürekli denetim ve gözetime ihtiyaç duyarlar. Okulda görevli yetişkinlerin çocukların gözetim ve denetiminin nasıl yapılacağı konusunda belli aralıklarla hizmet içi eğitim verilmesi gerekir. Bu eğitimlerde öğrenciler arasındaki bir kavgaya öğretmenlerin yada okul çalışanlarının nasıl müdahale etmeleri gerektiği üzerinde durulabilir.

� Okuldaki şiddet olaylarıyla ilgili düzenli bir kayıt sistemi kurulmalı ve düzenli bir izleme çalışması yapılmalıdır. Bu sayede okulda meydana gelen şiddet olaylarının ve diğer suçların analiz edilmesi sağlanabilir. Bu olaylar en çok ne zaman, nerede meydana gelmektedir? En fazla kimler karışmaktadır? Sorularına cevap bulunarak, bu verilere göre güvenlik önlemleri ele alınmalıdır.

� Okul güvenliğini sağlamak için gerekli fiziksel önlemlerin alınması çok önemlidir. İstenmeye olayların sıkça meydana geldiği koridor, spor alanları, spor sahası, okulun giriş çıkış yerleri ve kantin gibi mekanlar için yetişkin gözetim ve denetimi artırılabilir.

� Okula farklı yerlerden giriş yapılması engellenmeli girişler belli bir kapıdan yapılmalı ve bu kapıda mutlaka denetim olmalıdır. Okula gelen ziyaretçilerin kaydı tutulmalı ve rasgele ziyaretçi giriş çıkışı olmamalıdır.

� Okulda krize müdahale ekibi oluşturulmalı ve gerekli müdahale planları önceden hazırlanmalıdır. Çünkü bütün önlemlere rağmen okullarda zaman zaman sorunlardan kaçınmak mümkün olmayabilir. Okul güvenliği planı her yıl gözden geçirilerek güncelleştirilmelidir.

� Okulun güvenliğini artırmak üzere polis, itfaiye, acil servis gibi birimlerle hemen iletişim kurabilecek şekilde düzenlemeler yapılmalıdır.

� Her okul öğrencilerin hangi durumlarda nasıl davranmaları gerektiğine ilişkin bilgiler içeren klavuzlar hazırlamalıdır. Bu klavuzlarla kurallara uyulmadığı zaman hangi yaptırımlarla karşılaşacakları bildirilmeli ve bu yaptırımlar bütün öğrencilere aynı şekilde uygulanmalıdır.

� Okulda meydana gelen şiddet yada işlenen suçlardan dolayı mağdur olan öğrenciler özel bir dikkate ve desteğe ihtiyaç duyarlar. Okullardaki rehber öğretmenler bu desteği sağlamada çok önemli bir rol oynarlar.

Anne Babaya Öneriler:

� Katı disiplin uygulama

� Sevgiyi koşullu gösterme,

� Nedenlerini açıklama ihtiyacı duymadan davranışlarda kısıtlama yapma,

� Yapılan hataları affetmeme, katı cezalandırıcı yaklaşım,

� Doğruların merkezi olarak kendini kabul eden bu nedenle çocuğun görüş ve düşüncelerine önem vermeyen ve aile sorunlarının tartışılmasında çocuğa söz hakkı tanımayan,

� Genelde çocuğun kapasitesi üzerinde beklentisi olan ve bu beklentiye ulaşmada çocuğu zorlayan,

� Toplum normlarına sıkı sıkıya bağlı ve bu kalıbın dışına çıkmaya ana baba tutumları otoriter tutumlar olarak tanımlanır. Bu tutumlar çocuk üzerinde katılık, hoşgörüsüzlük, içe dönüklük gibi kişilik özellikleriyle, saldırgan davranışlarda bulunma eğilimine neden olur.

� İlgisiz ve otoriter ana baba tutumlarının binişik özellikleri vardır. Bilerek veya ilgilenemediği için çocuğa karşı itici davranışlarda bulunma, gereksinimlerini karşılamama, sevgi göstermeme, etkinlikleri ve başarıları ilgisizlikle karşılayıp başarısızlıkları ağır şekilde cezalandırma, görüş ve düşüncelerine önem vermeme, ilgisiz ana baba tutumları olarak tanımlanabilir.

� Çocukla ilgilenip onunla iletişim kurarak onu gerektiği ölçüde kontrol etmek ve çocuğun gittikçe artan potansiyeline ulaşmasında gereksinim duyduğu fırsatları elde etmesine rehberlik yapmak,

� Çocuğu reddederek ona karşı ilgisiz davranmak yerine çocuğun kendileriyle karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan olumlu bir özdeşim kurmasına yardım etmek,

� Aile içinde demokratik bir düzen kurarak dengeli bir bağımsızlık modeli sağlamak,

� Çocuğa seçme olanağı vererek gereksinimlerini çekinmeden söyleyebileceği bir ortam yaratmak.

Devamını Oku

*

Portakal Rengi'nin Etkileri


Portakal Rengi'nin Etkileri
Portakal rengi, çabuk dikkat çeker. Eğer bir ürün ve markada ise bu ürün herkes için imajını verirsiniz. İnsanlar o kapıdan içeri rahat girebileceklerini hissederler. Portakal rengi bulunduğu grubu sayıca çok gösterir.


1974 dünya kupasında Hollanda milli takımının başında olan Ernst Happell "Bu turuncu formalarla biz sahada rakip takımdan daha fazla sayıda görünüyoruz" demişti. Gerçekten de bayraklarında turuncu renk olmamasına rağmen, kraliyet rengi olduğu için hep portakal rengi formalarıyla sahaya çıkarlar ve televizyon görüntülerinde daha kalabalık görünürler.


Devamını Oku

*

Filozof Olarak Nietzsche


Filozof Olarak Nietzsche

Nietzsche(1844-25.8.1900) yaşamı bakımından 19. Yüzyıla, felsefesi ve yol açtığı etkiler bakımından ise hem 20. yüzyıla hem de geleceğe aittir. ‘Gelecek’ kavramı ve ‘insanın geleceği’ sorunu, onun üzerinde en çok durduğu sorunların başında gelir. Nietzsche, çok yönlü bir insandır: filolog, yazar, filozoftur. Ama aynı zamanda şairdir. Hemen hemen bütün eserlerinde düşünsel yön ile edebi/sanatsal yönlerin iç içe geçmiş olduğunu saptayabiliriz. Nietzsche’de felsefi ve estetik öğeler sürekli birlikte, birbirini gerektiren bir biçimde bulunur. Yani felsefe ile şiir arasındaki ilişki, onun insan anlayışıyla bağıntılıdır. Nietzsche insanı, yaşama eylemleri içinde gerçekleşecek, ortaya çıkacak bir yetkin varlık (bütünlük) olarak düşündüğü için, bu bütünlüğün gerek oluşmasında gerekse kavranılmasında hem akılsal (felsefi) hem de coşkusal (estetik) boyutlar ayrılmaz biçimde birbirine bağlıdır.


İnsan ve kültürle ilgili problemler başlıca ilgi konusunu oluşturduğu için, onu bir kültür filozofu olarak görebiliriz. Bir kültür filozofu olarak Nietzsche, tüm yaşamı boyunca, bir insan ve kültür felsefesi oluşturmuştur. (Bu felsefe uğraşında özellikle “nihilizm” problemiyle bir hesaplaşma ve yine bununla bağıntılı olarak “üstinsan” kavramı ve düşüncesinin işlenmesi söz konusudur.) Onun felsefesi aynı zamanda bir kültür eleştirisi olma özelliğini taşımıştır. Nietzsche`nin Avrupa kültürünün en güçlü eleştiricilerinden biri sayılması da, haklı nedenlere dayanmaktadır. Çünkü onun kadar kendisiyle, toplumuyla, tarihiyle ve kültürüyle cesur bir şekilde hesaplaşmayı deneyen kimse pek olmamıştır. Avrupa kültürü ve felsefesinin karşımıza çıkan en önemli sorunlarından biri ve belki de başlıcası olan nihilizmden kurtulmak için, aslında ona neden olan şeylere sarılma eğiliminin ağır basması da, insanların, gerçek anlamda nihilizmle hesaplaşmayı göze alamadıklarının göstergesidir.


Nietzsche’nin adıyla birlikte çoğu insanın aklına ilk gelen başlıca bazı kavram ve deyimler mevcuttur: “iyinin ve kötünün ötesi”, “değerlerin yeniden değerlendirilmesi”, “tanrının ölümü”, “üstinsan”, “güç istemi” vb. Gerçekten de bu ve benzeri kavramlar/sözcükler Nietzsche’nin tüm yapıtlarında sıkça yer alırlar. Ancak insanların belleğinde iz bıraktığı anlaşılan bu kavramların her zaman doğru biçimde ya da filozofun öngördüğü biçimde anlaşılmış olduğunu söylemek de mümkün görünmemektedir. Yani Nietzsche’nin yanlış anlaşılması da söz konusudur. Özellikle “üstinsan” anlayışının çarpıtılması, faşist bir ideolojiye malzeme yapılması söz konusudur. Üstinsanın ortaya çıkmasını bekleyen Nietzsche, nasyonal sosyalizmin yol açtığı soykırımdan değilse de, felsefi yanılgılarından bir ölçüde sorumlu tutulabilir.(1)

Nietzsche’nin Felsefe Anlayışı


Bazı filozoflar nüfuzlarını korumak amacıyla bilimin arkasına saklanırlar. Nietzsche ise, felsefenin bilim yapılmasına karşıdır. Ona göre, asıl felsefe problemi: hala filozoflar var mı? olabilir mi? sorusudur. Çünkü filozof bir birey olarak, bir yaratıcı olarak varolabilir. Nietzsche’ye göre, filozofların tarih duygusundan yoksun olmaları, bu ezeli hataları, onları öncesiz-sonrasız olguları ve mutlak hakikatleri aramaya yöneltmektedir. Felsefenin gerçek karakterini Nietzsche şöyle tanımlar: felsefe ancak kendine özgü bir tasarıma göre dünyayı yaratabilir. Felsefenin gerçek karakterinin anlaşılması sonucunda, öncesiz-sonrasız değerler veya hakikatlere olan inancın yıkılması da söz konusudur. Buna bağlı olarak kavramlar ve tin alanına ait olan herşey, oluş içinde görülmeye başlanır. Bu konuda Nietzsche şunları söyler: "sözde sorunlar üstüne düşünmedim, -harcamadım kendimi. (..) “Tanrı" “ruhun ölmezliği”, “kurtuluş”, “öte dünya”, daha çocukken bile ne dikkatimi, ne de vaktimi verdiğim kavramlar hepsi, -belki de bunlar için yeterince çocuksu olmadım hiç.”(2)


Nietzsche’nin yaşama tarzı ile düşünme ve felsefe yapma tarzı birbirine bağlıdır. O, filozofun felsefesine göre, yani ona uygun biçimde yaşamasını savunur. Bu nedenle, ifade ettiği felsefe yapma tarzı açısından da “çağına aykırı” bir filozof konumundadır: “Baskı yapılan, zorlanan ve dıştan tek biçimliliği olan bir dünyada, felsefe, tek başına, yalnız dolaşanın bilgince bir monologu, tek tek kişilerin avda rasgele ele geçirdikleri av hayvanları, akademik yaşlılarla gençler arasında geçen kapalı kapılar ardındaki oda gizleri ya da zararsız gevezelikler olarak kalır. Kimse felsefe yasasını kendinde gerçekleştirmeye cesaret edemiyor, onu yaşamında uygulamayı göze alamıyor, kimse filozofça yaşamıyor, antik insanı, bir kez Stoa’ya bağlılık sözü verdikten sonra, nerede olursa olsun, neyle uğraşırsa uğraşsın, onu bir Stoa’lı olarak davranmaya zorlayan o yalın erkek bağlılığı ile yaşamıyor. Bütün modern felsefe yapmalar, politika ve polisçe işlerle sınırlı yönetimler, kiliseler, akademiler, insanların töreleri ve korkaklıkları aracılığıyla bilgince bir görünüşe bürünmüşlerdir: bu felsefe boyuna iç çekişle “olsaydı” fısıltısında ya da “bir zamanlar” bilgisinde kalır. (...) Gerçekten filozofça düşünülüyor, yazılıyor, yayımlanıyor, konuşuluyor, öğretiliyor –bu kadarıyla az çok her şeye izin verilmiştir, ancak eylemde, davranışlarda, adına yaşama denilen şeyde durum değişir: orada her zaman ancak tek bir şeye izin verilmiştir ve tüm başka şeyler de yalnızca olanaksızdır: tarih eğitimi, kültürü bunu böyle istiyor. İşte o zaman insan, “acaba bunlar da insan mıdırlar, yoksa belki de yalnızca düşünme, yazma ve konuşma makineleri midirler?” diye kendi kendine soruyor.”(3)


Nietzsche, daha çok “aforizmalar” tarzında yazan bir filozoftur. Onun için sistemcilik ve “izmler” dar görüşlülük anl¤¤¤¤¤ gelir. Ona göre, yarının filozofları denemelerin adamı olanlardır. Çünkü her felsefi düşünme yeni bir deneme demektir. Nietzsche’yle birlikte yeni bir felsefecinin ve felsefe yapma biçiminin ortaya çıktığını söyleyebiliriz.


Nietzsche’nin geçmiş felsefenin tarihçisi olarak tavrı ile filozof olarak yarattığı felsefedeki tavrı örtüşür. Her iki açıdan da göz önünde tuttuğu, “üstinsan” kavramıdır. Bu da onun insanı, felsefesinin arka planından öte, temelinde yer alan bir varlık olarak gördüğünü ifade eder. Kendini “ilk trajik filozof” olarak görmekle birlikte, felsefenin geçmişinde kendilerinden esinlediği kişileri/kişilikleri de anar: “Bir tek Herakleitos üzerinde kuşkum var; zaten onun yakınında kendimi her yerden daha sıcak, daha rahat duymuşumdur hep. Yok oluşun, yok edişin olumlanması ki, Dionysosça bir felsefenin can alıcı noktasıdır, -karşıtlıklara, savaşa ve “varlık” kavramını kökünden yadsı¤¤¤¤¤ –oluşa evet deyiş.”(4)

İyinin ve Kötünün Ötesi ya da Değerlerin Yeniden Değerlendirilmesi


Nietzsche, tüm insanlığı yaşadığı bir yanılgıdan uyandırmak, o güne kadar değer olarak tanınan/bilinen şeylerin hiç de öyle olmadığırı göstermek ister. Geri kalan insanlıkla onun arasındaki sınırı çizen, ona ayrı bir yer veren şey, “Hıristiyan ahlakını bulmuş” olmasıdır: “Hayatın en başta gelen içgüdülerini küçümsemeyi öğretmeleri; bedeni haklamak için bir “ruh” , bir “tin” uydurmaları; hayatın temel koşulunu, cinselliği ayıp bir şey olarak duymayı öğretmeleri; (...) Şurası kesin ki, ona (insanlığa) yalnız decadence değerleri en yüksek değerler olarak öğretildi. (...) Bu ölçüde yanılmak, hem de kişi olarak, ulus olarak değil, insanlık olarak. Şimdiye dek öğretilen biricik ahlak, derinden derine yadsır hayatı.”(5) Bu nedenle, ahlakın kendisini decadence/çöküş belirtisi olarak almak, çok önemli ve benzersiz bir yeniliktir. Nietzsche, ilk kez kendisinin bu gerçek karşıtlığı gördüğünü söyler: “Bir yanda, hayata karşı alttan alta öç güden o yozlaşmış içgüdü (örnekleri Hıristiyanlık, Schopenhauer felsefesi, bir anlamda daha o zamandan Platon felsefesi, idealizmin bütünü); öbür yanda doluluktan, dolup taşmaktan doğmuş en yüksek bir olumlama ilkesi, sınırlama bilmeyen bir evet deyiş, acının kendisine, varlığın sorunsal ve yabancı nesi varsa hepsine.”(6)


Felsefe tarihine baktığımızda, Antik Yunanda değerler probleminin, bir erdem ve ahlak problemi olarak anlaşıldığını saptayabiliriz. Nietzsche de, Sokrates’ten beri Avrupa tarihinde ortak belirtinin, diğer bütün değerleri ahlaki değerlerin boyunduruğuna sokma denemesi olduğunu söyler. Ona göre Sokrates’in düşüncelerinde temelini bulan Batı dünyasının bu ahlak görüşü, insan hayatına ve insan doğasına aykırı bir değerler görüşü durumundadır. Bu nedenle Nietzsche, değerler ve değerlendirme problemini, ahlakın bir problemi olarak değil, insanın bütün etkinlikleriyle ilgili bir problem olarak görür ve bu bakımdan da bizzat ahlakın kendisini “problematik” olarak anlar. Başka bir deyişle değerlendirme sorunu, ahlakın bir sorunu değil, antropolojinin bir sorunu olarak anlaşılmalıdır.(7)


İnsanı kurtarmaya çalışan Nietzsche, onu anlam ve değerlerin yaratıcısı olarak görür. Ama bu bir hümanizm değildir. Çünkü hümanizm, soyut ve genel bir insan sevgisinin ifadesi olduğu için, Nietzsche’nin felsefi temelleriyle/ilkeleriyle uygun düşen bir şey değildir. Burada şunu özellikle belirtmek gerekir ki, Nietzsche’nin asıl başarısı ve özgünlüğü, yüzyıllar boyunca, insan-üstü güçlerde/ilkelerde aranan hayatın ve dünyanın anlamını, insanın kendi anlam verme gücünde bulunabileceğini göstermiş olmasıdır.(


Nietzsche’nin yeniden değerlendirmek istediği bir şey de, çağının “modern toplum”u, başka bir deyişle çağının kültür anlayışıdır. İnsanların seviyesinin yükselmesi: bu, onun insanlara koyduğu “erek”tir. Çünkü insan toplulukları değil, insan söz konusu olduğunda, kültür, insanın ve en başta onu ayakta tutan yaratıcı kişilerin seviyesi anl¤¤¤¤¤ gelir.(9) Bu nedenle, Nietzsche’nin insan anlayışına ve “üstinsan” kavr¤¤¤¤¤ değinmek yerinde olur. Çünkü değerleri yeniden değerlendiren, eski değerlerin yerine yenilerini ortaya koyacak olan, yaratıcı insanlardan başkası değildir.

Nietzsche’nin İnsan Anlayışı ve Üstinsan Kavramı


Onun insan anlayışının simgesi durumundaki “Üstinsan”(Zerdüşt) kavramı birçok tartışmanın merkezinde yer almıştır. Çünkü Nietzsche yalnızca kendinden önceki insan anlayışlarını eleştirip aşmaktan çok, “insanı insan olarak aşmak” istemini ifade eder: “Nasıl katlanırdım insan olmaya, aynı zamanda ozan, bilici, rastlantının kurtarıcısı olmasaydı insan?(...) Zerdüşt başka bir yerde de, olabildiğince katı yüreklilikle, kendisi için “insan” ne olabilir, bunu anlatıyor, -bir sevgi, hele acıma konusu değil hiç, -insandan o büyük tiksinmeyi de yenmiştir. Zerdüşt: Onun gözünde insan biçimlenmemiş özdektir, yontucusunu bekleyen çirkin bir taştır.”(10)


Nietzsche’nin ortaya koyduğu felsefi perspektifte, insana, gerçekliği değerlendirmesi açısından bakılmaktadır. Yani insanın doğayla ilişkilerinde değil, insanlararası ilişkilerinde kavranılması söz konusudur. Nietzsche’ye göre insanlar, gerçekliği görebilme ya da görememeleri ve bundan ötürü de gerçekliği başka tarzlarda değerlendirmeleri bakımından üç tipe ayrılmaktadırlar: sürü insanı, özgür insan ve trajik insan ya da üstinsan. Nietzsche’nin sürü, kalabalık, yığın, halk, bilge olmayan, iyi insan, zayıf insan ve buna benzer adlar verdiği insan tipi, geçerlikte olan ahlak içinde yaşamını devam ettiren insandır. Bu insan tipi, kendi gözleriyle görmediği gerçekliği söz konusu ahlakın değer yargılarına göre değerlendirir ve aynı zamanda kendini ve kendine benzeyenleri ayakta tutan bir değerlendirme tarzını, çevresinin ve çağının ahlakı haline getirir.(11) Sürü insanı ahlaklı insandır. Nietzsche, sürüden “yığın”ı değil, aralarında belli bir ahlakla bağlı, o sürünün bir zamanlar ayakta durmasını sağlamış bir ahlakla bağlı insan birliklerini anlamaktadır. Bunlar arasında aile birlikleri, cemaatler,devletler, uluslar, kiliseler, partiler ve her türlü gruplaşmalar sayılabilir. Bir sürüyü o sürü yapan, onun ahlakından başka bir şey değildir.(12) Özgür insan ise, ahlakdışı insandır. İçinde yetiştiği ve yaşadığı sürüden kopmuş, kendi yolunu arayan, insanla ilgili şeyleri, insanın herşeyini kendi gözleriyle görmek isteyen insandır. Ama özgür olma yolunda her kişi, birkaç dönem geçirmek, birkaç basamak inip çıkmak zorundadır. Geçerlikte olan ahlakın dışına çıkaran ilk adım, “büyük kopma”dır. Ahlaki değerlerin ve değer yargılarının havada kaldığının farkına varan kişi, “büyük kopma”nın sınırına gelmiş demektir.(13) İşte bu noktada insanın karşısına nihilizm sorunu çıkmaktadır. Bu temel problem karşısında ancak “etkin” (aktif) olan kişi, terkettiği değerlerin yerine yeni değerler yaratma/ortaya koyma imkanı bulabilir.


Üstinsan yeni başarılar, “yeni değerler” ortaya koyan insandır. Yaratıcı insan bu yeni başarılarıyla, bir yandan ‘geçmişi kurtarır’; ama diğer yandan da geleceğe, insanın geleceğine yön verir: onun asıl işlevi budur. Bu konuda Nietzsche şunları söyler: “Ödevim, insanlığın en yüksek anlamda kendine döneceği, geriye bakacağı, ileriye bakacağı, rastlantının, rahiplerin boyunduruğundan kurtulup, niçin, neden sorularını ilk kez toptan ortaya koyacağı o anı, o büyük öğleyi hazırlamak olan ödevim, şu kanının zorunlu sonucudur: İnsanlık doğru yolu bulmamıştır kendi başına; yönetilişi hiç de tanrısal değildir; tersine, o yadsıyan, bozucu içgüdüler, decadence içgüdüsü onu baştan çıkarmış, hem de en kutsal değerleri arasında hüküm sürmüştür. Ahlaki değerlerin kaynağı sorusu bu yüzden benim için en başta gelen sorulardan biridir; insanlığın geleceği bunun cevabına bağlıdır çünkü.”(14)


Yaratıcı insan yaptığı değerlendirmelerle ölçü veren, “yasalar koyan”, “buyuran” insandır: onun işi budur, yalnızca değerleri saptamak değil. Ama bunu yaparken, ‘bu böyle olmalıdır’ derken, bunun tehlikelerini de hisseder. Yaratıcı insanlar insanlık için ortaya koydukları amaçları ve değerleri, önce kendilerinde denerler: kendileri, yapıp ettikleri ve eserleri bunun göstergesidir. Bu açıdan Nietzsche’nin “Zerdüşt” tipi ile yapmak istediği şey, insanı ayakta tutan ve ona değerini kazandıran, geleceğe yön veren, hedef koyan üstinsanların ortaya çıkışını rastlantının elinden alıp, insanlara “hedef olarak koymak”, yeryüzü kültürünün hedefi yapmaktır.(15)


Filozofların kendilerini iyi ve kötünün ötesindeki bir yere koymalarını, ahlaki yargı yanılgısının üstünde olmalarını isteyen Nietzsche, “bugünkü insanla yetinebilir miyiz” diye sorar. Zerdüşt adlı eseri bir bakıma, bu ve buna bağlı başka soruların yanıtlarının ortaya konuluşudur. Ancak onu harekete geçiren insanlığa yeni bir yol göstermek, değerleri yeniden değerlendirmek isteği olmakla birlikte, yine de düşüncelerinin ve girişimlerinin “insanlık dışı” olarak anlaşılabileceğini de öngörür: “Şimdiye dek kutsal, iyi, dokunulmaz, tanrısal bilinen her şeyle bir çocuk gibi, yani bilmeksizin oyun oynayan, ağzına dek güç ve bereket dolu düşüncenin ülküsü; ulusların haklı olarak değer bildiği en yüce şeyleri olsa olsa bir tehlike, çökme, alçalma ya da en azından bir körlük, arada sırada kendini unutma sayan birinin ülküsü; insanca, üstinsanca bir iyiliğin, iyilikseverliğin ülküsü, ki çoğu zaman insanlık dışı gözükecektir.” Çünkü Nietzsche’ye göre, insanın “her an aşılmakta” olduğunun bir simgesi ve kişileşmesi olan Zerdüşt’te, “üstinsan kavramı en büyük gerçek olmuştur burada, -şimdiye dek insanda büyük bilinen ne varsa, hepsi de sonsuz uçurumlar boyu aşağıda kalmıştır.” Nietzsche, Zerdüşt’ün kişiliğinde Üstinsan’ı bir varoluş tarzı olarak sunmaktadır: “Bu mutlu sessizlik, bu tüy gibi ayaklar, bir an eksik olmayan bu hayınlık, bu kabına sığmazlık, Zerdüşt’ün kişiliğini yapan ne varsa, hiçbiri büyüklüğün ayrılmaz bir parçası olarak düşünülmemiştir daha önce. Zerdüşt kendini işte bu yüzden, böyle geniş uzaylarda yaşayıp, en çelişik şeylere böylesine açık olduğu için, en büyük varoluş biçimi saymaktadır; kendisinin bunu nasıl tanımladığını duyunca, onu başka bir şeye benzetmekten vazgeçer artık insan.”(16)

Nietzsche’den Öğrenilecek Şeyler


Kendi döneminde yeterince anlaşılmamış bir düşünür olan Nietzsche’nin geleceğe (20 yüzyıla) ilişkin pekçok öngörüsü gerçekleşmiştir. Yaklaşan çağın savaşlara, milliyetçi aşırılıklara ve tehlikeli gelişmelere gebe olduğunu düşünen Nietzsche’nin insan ve değerler problemi üzerinde önemle durmasının nedensiz olmadığı anlaşılmaktadır. Evet, onun ölümünden bu yana yüz yıllık bir zaman geçti. Şimdilerde yeni bir çağın başlangıçlarında bulunuyoruz. Ama geçmişte olduğu gibi bugün de gelecek, yani insanın/insanlığın geleceği problemi aklımzdan hiç çıkmayan önemli bir problem. Bu probleme yanıtlar bulmada ve bulunan/verilen yanıtları değerlendirmede Nietzsche’den öğrenilecek şeylerin olduğunu düşünüyorum. Ayrıca kendi kültürel ve tarihsel gerçekliğimizi değerlendirme konusunda da onun felsefesinde yol gösterici unsurların fazlasıyla bulunduğunu da söylemek yanlış olmasa gerek.

Devamını Oku

*

Gözlük Hareketleri


Gözlük Hareketleri
Neredeyse insanlar tarafından kullanılan tüm yapay yardımcılar kullanıcısına pek çok açıklayıcı hareket yapma fırsatı tanır ve gözlükler de kesinlikle buna istisna değillerdir. En yaygın hareketlerden biri çerçevenin saplarından birini ağza götürmektir.


Desmond Morris nesneleri dudaklara veya ağza götürmenin kişinin bebekken annesinin göğsünde hissettiği güvenlik duygusunu anlık olarak yeniden yaşamaya çalışması olduğunu söyler. Yani gözlükleri ağza götürme bir güven ve rahatlama hareketidir. Sigara tiryakileri sigaralarını aynı amaçla kullanırlarken çocuklar da parmak emerler.


Oyalama


Pipo içmek gibi gözlükleri ağza götürmek de bir kararı bekletmek veya geciktirmek için kullanılabilir. Görüşmeler sırasında bu hareketin genellikle tartışmanın sonunda kişiden karar vermesi istendiğinde ortaya çıktığı görülmüştür. Sürekli olarak gözlükleri çıkarıp camlarını temizlemek de gözlük takanların karar verirken zaman kazanmak için uyguladıkları başka bir yöntemdir. Birisinden karar vermesi istendikten sonra bu hareketle karşılaşılırsa genellikle sessizlik en iyi taktiktir.


Bu oyalama hareketinin ardından gelen hareketler kişinin niyetini göstererek uyanık görüşmecinin buna göre tepki verebilmesini sağlarlar. Örneğin kişi gözlüklerini geri takarsa bu duruma bir daha 'bakmak' istediğini gösterir. Öte yandan gözlükleri katlar ve kaldırırsa bu konuşmayı bitirmek istediğini gösterir.


Gözlüklerin Üzerinden Bakmak


1920'ler ve 1930'larda yapılan filmlerdeki aktörler İngiltere'deki bir devlet okulunda öğretmen gibi eleştirel ve yargıcı bir kişiyi canlandırmak için bu bakma hareketini kullanırlardı. Genellikle yakın gözlüğü takan birisi karşıdakine bakmak için gözlüğünü çıkarmaktansa üzerinden bakmayı tercih eder. Karşıdaki kim olursa olsun kendini yargılanıyor veya inceleniyor gibi hisseder. Dinleyici kaçınılmaz olarak bu bakışa karşılık kol ve bacaklarını kavuşturup olumsuz bir tavır takınacağından gözlüklerin üzerinden bakmak bedeli yüksek bir hata olabilir.


Gözlük takanlar konuşurken gözlüklerini çıkarmalı ve dinlerken geri takmalıdırlar. Bu sadece karşıdakinin rahatlamasına neden olmakla kalmaz aynı zamanda gözlük takanın konuşmanın kontrolünü ele almasını da sağlar. Dinleyici gözlükler olmadığında konuşmayı kesmemesi gerektiğini ve takıldığında da konuşmaya başlaması gerektiğini çabucak öğrenir.

Devamını Oku

*

Dişi Flört Hareketleri


Dişi Flört Hareketleri
Kadınlar da erkekler gibi saça dokunma, giysileri düzeltine, bir veya iki ellerini birden kalçalarına koyma, ayak ve vücudun erkeğe çevrilmesi daha uzun mahrem bakışlar ve artan göz teması gibi aynı temel hazırlık hareketlerini kullanırlar. Ayrıca erkek saldırganlık hareketi olmasına rağmen bir dişi inceliğiyle kullanılan ve sadece tek başparmağın kemere sokulduğu veya bir çanta veya cepten dışarı çıktığı başparmaklar kemerde hareketini yaparlar.


Heyecan dolu bir ilgi kadınlarda da gözbebeklerinin büyümesine ve yanakların kızarmasına yol açar. Bunun ardından diğer dişi flört sinyalleri gelir.


Saç Atma


Baş hafifçe savrularak saçlar omuzlardan geriye veya yüzden uzağa atılır. Kısa saçlı kadınların bile bu hareketi yaptıkları görülebilir.


Bilek Gösterme


İlgilenen bir dişi potansiyel erkek eşine bileklerinin iç tarafındaki düzgün yumuşak teni gösterecektir. Bilek bölgesi uzun zamandır vücudun en erotik yerlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Konuşurken avuçlar da erkeğe gösterilir. Sigara içen kadınlar bu tahrik edici bilek / avuç göstermeyi sigara içerken çok kolay yaparlar. Bilek gösterme ve saç atma hareketleri dişi bir görünüme sahip olmak isteyen eşcinsel erkekler tarafından da taklit edilir.


Bacak Açma


Bacaklar erkek orada olmasaydı açılacaklarından daha fazla açılırlar. Bu hareket kadın oturur pozisyonda da olsa ayakta da olsa ve sürekli olarak bacaklarını çapraz ve bitişik tutan cinsel olarak savunmaya geçmiş kadınla tezat oluşturur.


Kalça Yuvarlama


Pelvik bölgeyi vurgulayacak şekilde yürürken kalçaların rolü önem kazanır. Aşağıda verilen daha rafine dişi flört hareketlerinden bazıları yüzyıllardır mal ve hizmetleri satmak için yapılan reklamlarda kullanılmaktadır.


Yan Bakış


Göz kapaklan kısmen düşük olarak kadın erkeğin bakışına erkek fark edene kadar karşılık verir ardından hemen bakışlarını kaçırır. Bu tahrik edici bir gözetlenme ve gözetleme hissi uyandırır ve çoğu normal erkeği ateşlendirmek için yeterlidir.


Ağız Hafif Aralık, Islak Dudaklar


Bu hareket dişi jenital bölgesini simgelemek amacını güttüğünden Dr. Desmond Morris bunu 'kendi kendini taklit' olarak tanımlar. Dudaklar yalanarak veya kozmetiklerle ıslak gösterilir. Her iki durumda da kadının cinsel bir davette bulunduğu izlenimini uyandırır.


Ruj


Bir kadın cinsel olarak uyarıldığında dudakları, memeleri ve cinsel organları kanla dolarak daha büyük ve daha kırmızı olurlar. Ruj da binlerce yıldır kullanılan ve cinsel olarak uyarılmış dişinin kızarmış cinsel organını taklit etmeyi amaçlayan bir tekniktir.


Silindir Şeklinde Bir Nesnenin Ellenmesi


Sigara, şarap kadehinin ayağı, parmak veya herhangi uzun ince bir nesnenin ellenmesi ne düşünüldüğünün bilinçaltı bir göstergesi olabilir.


Kalkık Omuz Üzerinden Yana Bakma


Bu da yuvarlanmış kadın göğüslerinin taklit edilmesidir. Şekil 119'da da büyümüş göz bebekleri, saç atma, bilek gösterme, yan bakış, isleyerek uzun uzun bakma, ıslak dudaklar, yukarıda tutulan baş ve silindir şeklinde bir nesneyi elleme gibi hareketleri kullanarak belli bir sigara markası için arzu uyandırmaya çalışmaktadır.


Kadınlarda Bacak Atma Hareketleri


Erkekler genellikle bacakları açık ve saldırgan bir şekilde apış aralarını sergileyerek otururlarken kadınlar bacak bacak üstüne atmayı hassas jenital bölgeleri için bir koruma olarak kullanırlar. Kadınlar flört ettiklerini göstermek için üç temel pozisyonu kullanırlar.


Dizle göstermede bir bacak öbürünün altına toplanırken ilginç bulduğu kişiyi gösterir. Bu çok rahat bir pozisyon olup konuşmanın resmiyetini ortadan kaldırır ve uylukları sergiler.


Ayakkabıyla oynama da rahat bir tavrı gösterir ve bazı erkekleri çıldırtabilen bir şekilde ayağın ayakkabıya sokup çıkarılması gibi baştan çıkartıcı bir etkiye sahiptir.


Çoğu erkek bacak dolamanın bir kadının yapabileceği en çekici oturuş pozisyonu olduğunu düşünür. Bu. kadınların dikkat çekmek için bilinçli olarak kullandıkları bir harekettir. Dr Sheflen bir bacağın diğerine daha önce de belirtildiği gibi kişi cinsel performansa hazır olduğunda vücutta görülen durumlardan biri olan yüksek kas tonu görünümü vermek üzere bastırılır.


Kadınlar tarafından kullanılan diğer işaretler arasında bacakların erkeğin karşısında yavaşça kavuşturulup ayrılması ve dokunulma arzusunu gösterircesine eliyle uyluklarını hafifçe okşamak sayılabilir Genellikle buna alçak sesle konuşmak eşlik eder.


Devamını Oku

*

Bakışlar


Bakışlar
Yan Bakış

Yan bakış ilgi veya saldırganlık iletmekte kullanılır. Hafif kalkmış kaşlar ve bir gülümsemeyle birlikteyse ilgi anlamına gelip flört işareti olarak yaygın şekilde kullanılır. Aşağıya dönük kaşlar, çatık alın veya aşağıya dönük ağız köşeleriyle birlikte şüpheli, saldırgan veya eleştirel bir tavır anlamına gelir.


Sosyal Bakış

Bakış karşıdakinin göz seviyesinin altına düştüğünde sosyal bir ortam oluşur. Birisine bakmayla ilgili deneyler sosyal bir karşılaşma sırasında bakanın bakışlarının karşıdakinin yüzünde gözler ve ağız arasındaki bir üçgene baktığını göstermiştir.


İş Bakışı

İş tartışmaları yaparken karşınızdakinin alnında bir üçgen olduğunu hayal edin. Bakışlarınızı bu bölgeye yönelterek ciddi bir ortam yaratırsınız ve karşınızdaki sizin iş yapmak konusunda ciddi olduğunuzu anlar. Bakışlarınızın karşınızdakinin göz seviyesinin altına düşmemesi koşuluyla etkileşimi kontrol edebilirsiniz.


Mahrem Bakış

Bakış gözlere ve çenenin altından kişinin vücudunun diğer bölgelerine doğrudur. Yakın karşılaşmalarda gözler ve göğüs ya da memeler arasındaki üçgen, daha uzak karşılaşmalarda ise gözlerle apış arası arasındaki üçgendir. Kadın ve erkekler bu bakışı birbirleriyle ilgilendiklerini göstermek için kullanırlar ve ilgi karşılıklıysa aynı bakışlarla cevap verilir.


Devamını Oku

*

Gözbebekleri


Gözbebekleri
Tarih boyunca göz ve insan davranışı üzerindeki etkileriyle uğraştık durduk. Hepimiz 'Gözleriyle onu parçaladı', 'Kocaman bebek gözleri var', 'Gözlerini kaçırıp duruyor', 'Çok davetkâr gözleri var', 'Gözünde öyle bir pırıltı vardı' ya da 'Bana en kötü bakışıyla baktı' gibi ifadeler kullanmışızdır. Bu gibi ifadeleri kullandığımızda farkında olmadan kişinin gözbebeklerinin büyüklüğünden ve bakışla ilgili davranışlarından bahsederiz. The Tell-Tale Eye adlı kitabında Hess, vücudun odak noktası olduklarından ve gözbebekleri de bağımsız hareket ettiğinden gözlerin tüm insan iletişim işaretleri arasında en açıklayıcı ve doğru bilgileri verdiğini söylemiştir.


Belli ışık durumlarında, kişinin ruh hali ve tavrı olumludan olumsuza veya olumsuzdan olumluya geçerken gözbebekleri küçülür veya büyür. Heyecanlanan birisinin gözbebekleri normal büyüklüklerinin dört katına çıkabilir. Tam tersine, kızgın, olumsuz bir ruh hali gözbebeklerinin 'minik boncuk gözler' ya da 'yılan gözleri' olarak bilinen şekilde küçülmesine yol açar. Flört sırasında gözler oldukça fazla kullanılır, kadınlar gözlerini vurgulamak için göz makyajı yaparlar. Bir kadın bir erkeği severse ona bakarken gözbebeklerini büyütecek ve erkek de farkında olmadan bu bilgiyi doğru yorumlayacaktır. Bu nedenle romantik buluşmalar gözbebeklerinin büyümesine neden olan loş yerlerde gerçekleşir.


Birbirlerinin gözlerine bakan genç aşıklar farkında olmadan gözbebeklerinin büyüyüp büyümediğine bakmaktadırlar. Her biri diğerinin gözbebeklerinin büyümesinden heyecanlanır. Araştır malar, kadın ve erkekleri cinsel pozisyonlarda gösteren pornografik filmler erkeklere gösterildiğinde gözbebeklerinin normal büyüklüklerinin üç katına kadar çıkabildiğini göstermiştir. Aynı filmler kadınlara gösterildiğinde gözbebeklerindeki büyüme erkeklerdekinden daha fazladır. Bu da kadınların pornografiden erkeklere göre daha az etkilendikleri iddiasıyla ilgili şüphelere neden olmaktadır.


Bebekler ve çocukların gözbebekleri yetişkinlerinkinden daha büyüktür yetişkinlerin yanındayken onlara olabildiğince çekici görünerek sürekli olarak dikkatlerini çekme çabasıyla gözbebekleri sürekli olarak büyür.


Uzman kağıt oyuncularıyla yapılan deneylerde rakipleri koyu renk gözlük taktığında oyuncuların daha az el kazandıkları görülmüştür. Örneğin, bir poker oyununda rakibine dört as gelmesi durumunda uzman onun gözbebeklerindeki hızlı büyümeyi bilinçli olmadan fark edecek ve bu elde oyunu yükseltmemesi gerektiğini hissedecektir. Rakiplerin koyu gözlük takması gözbebeği işaretlerini ortadan kaldırarak uzmanların daha az el kazanmalarına neden oldu.


Gözbebeği takibi fiyat pazarlığı sırasında alıcıların gözbebeği büyümesini izleyen eski Çinli mücevher tacirleri tarafından kullanılırdı. Yüzyıllar önce, ******ler gözbebeklerini büyüterek daha arzulanır olabilmek için gözlerine dulavratotu losyonu damlatırlardı. Merhum Aristotle Onassis'in düşüncelerinin gözlerinden okunmaması için iş görüşmeleri sırasında koyu renk gözlük taktığı bilinirdi.


Eski bir söz 'Biriyle konuşurken gözlerinin içine bak' der. Başkalarıyla konuşurken veya pazarlık yaparken 'gözbebeklerine bakma' egzersizi yaparak gerçek duygularını gözbebeklerinden öğrenmeye çalışın.

Devamını Oku

*

DİN ve DİN FELSEFESİ


DİN ve DİN FELSEFESİ


Paul TILLICH


Çeviren


Doç.Dr. Zeki ÖZCAN




Din felsefesinin konusu dindir. Fakat bu basit tanım, bir problemi, genel olarak, din felsefesinin temel problemini içerir. Bu problem şudur: Felsefe dinde, kendisinin her nesnelleştirmesine karşı direnen bir objeye rastlar. Din ne kadar güçlü, orijinal, katıksız ise, kavramsal yapıların genelleştirilmesinden o kadar kurtulduğunu ileri sürer. Vahiy ve kurtuluş gibi kavramlar, din kavramının açıkça karşıtıdır. Vahiy ve kurtuluş, tek ve etkin tanrısal bir müdahaleyi ifade eder; oysa "din", bir manevi fiiller ve kültürel yaratmalar serisini, genel bir kavram altında toplar. "Vahiy" Tanrı'nın etkinliğinden; "din" insanın etkinliğinden söz eder; "vahiy"in sözünü ettiği şey tek, kendi kendine yeten, mutlak bir olaydır; dinin anlattığı şey ise tekrar edilebilen, kendi kendine yetmeyip daima göreceli olan durumlardır. "Vahiy", hayata ve ruha yeni bir hakikatin girişinden; "din", daima verilmiş, hayati bir hakikatten ve manevi, zorunlu bir fonksiyondan söz eder. Din kültürden söz eder; vahiy kültürün bir ötesinden. Bu nedenle din, kendine "din" adını verdiğimizde gerçek özüne ulaştığını hisseder. Bu nedenle din, din felsefesine kapılarını kapar ve teoloji sadece vahyin bilgisi olduğu ölçüde, özellikle teolojiyi benimsemeye hazır olur. Sonuç olarak din felsefesi, dinin karşısında kendini, şu iki şeyden birini yapmak zorunda hisseder: Ya kavramak istediği objeyi veya kendini dışlamak. O, dinin vahiy olma iddiasını göz önüne getirmezse objesini kaybeder ve gerçek olma iddiasını göz önüne getirmezse objesini kaybeder ve gerçek dinden söz edemez; bu iddiayı kabul ettiği zaman teoloji olur.


Din felsefesi bu iki yolu da kullanamaz. Birinci yolu izlerse (objesini dışlarsa ç.n.), hedefinin yakınında geçip gider; ikinci yolu izlerse (kendini dışlarsa), çabası hem din felsefesini hem de genel felsefeyi dışlamakla sonuçlanacaktır. Bir konunun felsefeye temelden kapalı olduğunu kabul etmek, felsefenin kendisi için hak olarak ilan ettiği her konuyu inceleme yetkisini tartışmaya açmak demektir. Gerçekte o zaman felsefenin bu konuyla, yani din ile bilginin diğer alanları arasındaki sınırı tespit etmeye gücü yetmez. O zaman vahiy, her alanda iddialar ileri sürebilir ve felsefenin bu iddialara karşı koyabilmek için hiçbir silahı olmaz. Bir konuda taviz vermek, her alanda taviz vermeye mecbur olmaktır. Gerçekte vahiy bu tür iddiaları içerir. Eğer o, şartlının dünyasına şartsızın girmesi ise, diğer alanlardan birine, kültürün yanında dine dönüşmekten geri kalamaz. Üstelik vahiy, kabul ettiğimiz hakikati, hakikatin bütün bilgisinin temeli gibi düşünmek zorundadır. O, din felsefesinin yerine bilgi teolojisi, sanat teolojisi, hukuk teolojisi, toplum teolojisi vs. koymak zorundadır. Vahiy, şartsız bakış açısının yanında, onunla eşit haklara sahip, şartlı bir bakış açısının varlığını kabul edemez. Bunu kabul etmek, kendisinin şartsız özelliğinden vazgeçmek olacaktır.


Din felsefesinin vahiy doktriniyle bu karşıtlığı, din felsefesi probleminin en çetin biçimiyle ortaya koyar. Bu, sadece diyalektik bir problem değildir: Söz konusu problem, en ciddi kültürel çatışmalara yol açarak ve en güçlü kültürel yaratımlara ulaşarak, kendi gerçekliğini ortaya çıkarır. Kültürel hayatın (Geistesgeschichte), felsefenin ve dinin tarihi hemen hemen bu biçimlerden birinin veya öbürünün saf gerçekleşmelerini açığa vurur. Ortaçağın sonu kültürel çatışmaların, Aydınlanma Dönemi kültürel yaratımların örneğidir. Diğer taraftan vahiy ve kültür, bazen sentez yapılmaya, her ikisinin ortası bulunmaya çalışılmıştır. Bu teşebbüs, Ortaçağın başında vahiy doktrininin gözetiminde; idealizmde Ortaçağın sonundaki İngiliz deneyciliğinde ve teolojik Kantçılıkta iki kutbun yan yana konulduğunu görüyoruz. Fakat, sınırların çizilmesi çözüm değildir. Hakikatin felsefi bilincini ve vahyin şartsız özelliğini diğer alanlar arasındaki bir alana hapsettiğimizde, felsefi bilimci ve şartsız özelliği ortadan kaldırırız ve bu mahiyetteki her teşebbüs başarısızlığa mahkumdur. Sınırlar çizme yöntemi, sınırları kimin çizmesi gerektiğini belirle problemi önünde zorunlu olarak başarısızlığa uğrar; gerçekte her iki taraf (vahiy ve felsefe ç.n.) bu hakka sahip olduklarını iddia eder. Ve bununla birlikte karşıtlık aşılmak zorundadır; çünkü bu karşıtlık bilincin birliğini yok eder, din veya kültürün bozulmasına neden olur. Nahif bir iman iki taraftan birini, açıkça normatif olarak düşündükçe -ister vahiy doktrini isterse felsefi doktrini söz konusu olsun - ve diğer tarafı feda ettikçe, çatışma gizliden devam eder. Fakat nahifliğin kaldırılması durumunda, -felsefi nahiflik veya dini nahiflik söz konusu olsun- geriye sadece sentetik bir çözüm kalır. Tamamen başka bir çıkış yolunun sonu kapalıdır. Nahifliğe hesaplı (calcule) bir geri dönüş hilecidir; tek yol ileriye doğru, zıtları içeriden fethetmeye doğru giden yoldur. Sadece sentez yolu doğrudur; bu yol, pek çok başarısızlıklarına rağmen gereklidir ve (sürekli ç.n.) başarısızlığa mahkum değildir. Gerçekte vahiy doktrininde ve felsefede öyle bir nokta vardır ki, orada her ikisi birdir. Din felsefesinin kesin görevi bu noktayı bulmak ve buradan hareketle sentetik bir çözüm hazırlamaktır.

Devamını Oku

*

TopLumsaL değişmeyi AçıkLayan kuramLar


TopLumsaL değişmeyi AçıkLayan kuramLar



IV. ÜNITE: TOPLUMSAL DEGISME


Amaç : 38. "Toplumsal degisme"nin yapisim kavrayabilme.


Davranislar :


1. Degisme, sosyal degisme, gelisme, ilerleme, inkilap, ihtilal kavramlarim örnekle açiklama.


2. Verilen kavramlar arasindaki benzerlik ve farklari örnekle açiklama.


3. Toplumsal degismeyi açiklayan yaklasimlari örnekle açiklama.


4. Toplumsal degisme olgusunun gerekliligim yorumlama.


5. Çagimizda. sosyal degisme ile "bir örneklesme" tehlikesi arasindaki iliskiyi örnekle yorumlama.


Amaç : 39. Toplumsal degismeyi etkileyen faktörlerin rollerim kavrayabilme.


Davranislar :


1. Etkileyen faktörün ne oldugunu açiklama.


2. Etkilemenin karsilikli bir etkilesme oldugunu örnekle açiklama.


3. Söz konusu faktörün degismeyi hangi sartlarda etkiledigim örnekle açik*lama.


4. Toplumun nüfus yapisinin degismeye etkisini açiklama.


5. Nüfus planlamasinin degisme açisindan önemini açiklama.


6. Kitle iletisim araçlarinin degismeye olumlu ve olumsuz etkilerim yorum*lama.


Amaç : 40. Toplumsal degisme tiplerinin özelliklerim kavrayabilirle.


Davranislar :


1. Serbest sosyal degismenin genel özelliklerim açiklama.


2. Müdahale yoluyla sosyal degismenin özelliklerim açiklama.


3. Müdahale yoluyla degismeyi siniflayarak açiklama.


4. Demokratik planli degismenin özelliklerim açiklama.


5. Demokratik planli degismenin önemini açiklama.


6. Demokratik planli degismede, çatismalarin asgari düzeye indirilmesinin nedenlerim açiklama.


7. Baski yoluyla degistirmenin etkilerim açiklama.


8. Yabanci kültürün baskisi yoluyla kültür degismesinin nasil gerçeklestigim açiklama.


9. "'Uygarlik karsilasmasi" ile kültür degismesi arasindaki iliskiyi açiklama.


Amaç : 41. Toplumsal gelismenin unsurlarim kavrayabilirle.


Davranislar :


1. Ekonomik büyüme kavramim açiklama.


2. Ekonomik büyümenin amacim açiklama.


3. Gelismislik düzeyim yükselmesinin ekonomik büyüme ile iliskisin! açik*lama.


4. "Kisi hasma milli gelir" ifadesin! açiklama.


5. Refah düzeyim yükselmesi ile toplumsal gelisme iliskisin! açiklama.


6. "Orta tabaka genislemesi" ifadesin! açiklama.


7. "Orta tabakanin genisletilmesi'nin amacim açiklama.


8. Orta tabakanin çogunlukta olmasinin anlamim açiklama.


9. "Gelismis" "az gelismis toplumlarsin tabakalasma piramitlerini açiklama.


10. "Orta tabaka gelismesi'nin önemini açiklama.


11. "Orta tabaka genislemesi"ni artirma için alinabilecek tedbirleri açiklama.


12. Toplumsal bütünlesmenin anlamim açiklama.


13. Toplum düzeni açisindan sosyal bütünlesmenin önemini açiklama.


14. Toplumsal bütünlesmenin amacim açiklama.


15. Orta tabaka gelismesi ile sosyal bütünlesme iliskisini açiklama.


16. toplumsal gelismenin verilen unsurlari arasindaki iliskiyi yorumlama.


17. Toplumsal bütünlesme sekillerini açiklama.


18. Fonksiyonel bütünlesme kavramim açiklama.


19. Fonksiyonel bütünlesme ile uzlasma iliskisin! açiklama.


20. Mana etrafinda bütünlesmenin anlamim açiklama.


21. Toplumsal bütünlesme ile sosyal dayanisma iliskisini yorumlama.


22. Toplumsal dayanismanin önemini açiklama.


23. Durkheim'a göre toplumsal dayanisma tiplerim açiklama.


24. Atatürkçü düsüncede toplumsal dayanismayi yorumlama.


Amaç : 42. Toplumsal çözülmenin nedenlerim kavrayabilirle.


Davranislar :


1. Toplumsal çözülmenin ne oldugunu açiklama.


2. Toplumsal gelismede kültürün maddi yani ile maddi olmayan yani ara*sindaki gelismenin paralelliginin önemini açiklama.


3. Toplumsal çözülme nedenlerim maddeler halinde açiklama.


4. Is bölümü yetersizliginin çözülmeye etkisini açiklama.


5. Örgütlenme yetersizliginin toplumsal çözülmeye etkisini açiklama.


6. Demokratik kurumlasma yetersizliginin toplumsal çözülmeye etkisini yo*rumlama.


7. Kültürel gecikme oraninda artisin toplumsal çözülmeye etkisini yorum*lama.


8. Milli birlik bilincinin zayiflamasinin nedenlerim açiklama.


9. Milli birlik bilincinin zayiflamasinin toplumsal çözülmeye etkisini açik*lama.


Amaç : 43. Türkiye'de toplumsal degismeyi kavrayabilirle.


Davranislar :


1. Tanzimat'tan önceki toplumsal degismeyi açiklama.


2. Tanzimat'la birlikte yapilan degisiklikleri ve etkilerim açiklama.


3. Cumhuriyetin ilaninda Türkiye'nin genel durumunu açiklama.


4. Atatürk Inkilaplari ile gelen köklü degismeleri yorumlama.


5. Inkilaplar ile sonraki degisikliklerin. Türkiye'nin gelismislik düzeyini nasil etkiledigim yorumlama.


KONULAR :


A. Toplumsal Degisme


1. Toplumsal degismenin tanimi


2. Degismeyle ilgili temel kavramlar


a. Gelisme, evrim, ilerleme


b. Ihtilal, inkilap, isyan vb.


3. Toplumsal degismeyi açiklayan yaklasimlar


a. Büyük boy kuramlar


b. Orta boy kuramlar


c. Küçük boy kuramlar


4. Toplumsal degismeyi etkileyen faktörler


a. Fizik çevre


b. Bilim ve teknoloji


c. Kültür


d. Demografi


e. Ekonomi


f. Kitle iletisim araçlari vb.


5. Toplumsal degisme tipleri


a. Serbest sosyal degismeler


b. Müdahale yoluyla sosyal degismeler


a. Demokratik planli degisme


b. Baski yolu ile degistirme


B. Toplumsal Gelismenin Unsurlari


1. Ekonomik büyüme


2. Orta tabaka genislemesi


3. Toplumsal bütünlesme


C. Toplumsal Çözülme ve Nedenleri


1. Toplumsal çözülmenin anlami


2. Toplumsal çözülme nedenleri


a. îs bölümü yetersizligi


b. örgütlenme yetersizligi


c. Demokratik kurumlasma yetersizligi


d. Milli birlik bilincinin zayiflamasi


D. Türkiye'de Toplumsal degisme


1. Tanzimat öncesi


2. Tanzimat sonrasi


3. Cumhuriyet dönemi


Bu ünitede yer alan Atatürkçülükle ilgili konular


- Atatürk inkilaplari ile gelen köklü degismeler


- ISLENIS :


Bu ünitede;


- Toplumsal degisme açiklanirken, bunun bir zorunluluk oldugu, degismenin olmadigi hiçbir sosyal kurumun bulunmadigi vurgulanmalidir. Ayrica, degisik kurumlardaki sosyal degisme hizinin farkli oldugu, hu nedenle de yavas degisen kurumlarin hizli degisenlere göre degisme yokmus izlenimi biraktigi belirtilmelidir.


- Toplumsal degismeye etki eden: fizik çevre, teknoloji, kültür, nüfus vb. gibi etmenlerin etkilerinin (hem toplumla hem de birbirleriyle iliskili biçimde) verilmesi gerekir. Bu etmenlerin rollerinin daha iyi anlasilmasi için somut Örnekler üzerinde durulmalidir. Verilen ilgili bir okuma parçasindan hareketle hu sorunlar gündeme getirilmeli, tartisma ortami yaratilarak konunun daha iyi anlasilmasi saglanmalidir.


- Degismeyi açiklayan yaklasimlar siniflandirilmalidir. (Bu yaklasimlarin temel özelliklerinden söz etmek, degismenin anlasilmasi açisindan gereklidir.)


- Degisme, gelisme, evrim vb. kavramlar-kavram kargasasina yol açmayacak biçimde-sinirlari belirlenerek tanimlanmalidir. Ayrica, degismenin her zaman bir ilerleme olup olmadigi irdelenmelidir. Konu ögrencilerle tartisilarak pekistirilmelidir.


- Toplumsal gelismenin ölçütleri verilirken. bunlarin birinde görülen gelismenin "Gelismenin göstergesi" olamayacagi vurgulanmalidir. Söz gelimi, ne tek basma orta tabaka genislemesinin ne de ekonomik büyümenin, gelismenin göstergesi kabul edilemeyecegi örnekle açiklanmalidir.


- Türkiye'de toplumsal gelisme açiklanirken. Tanzimat'tan bugüne ne gibi degisiklikler yapildigi ana hatlariyla verilmeli: özellikle Atatürk Inkilaplariyla gerçeklesen köklü degisikliklerin Türkiye'ye "kendine özgü bir yapi" kazandirdigi vurgulanmalidir.


TEMEL KAVRAMLAR :


Degisme Toplumsal çözülme


Gelisme Ekonomik büyüme


Ilerleme Toplumsal bütünlesme


Inkilap Sanayilesme


Ihtilal Orta tabaka gelismesi


Evrim Degismeyi açiklayan yaklasimlar


Çatisma

Devamını Oku

*

Bir Felsefe ya Doğrudur. ya Yanliştir.


Bir Felsefe ya Doğrudur. ya Yanliştir.

SÖZDE MODERN FELSEFELER: YENİ MİSTİZM )


Felsefe tarihi bu iki uçta yeralmış filozofların tartışmalarından ibarettir.

Doğru felsefenin en önemli üç filozofu: Aristo (M.Ö. 384-322), St.Thomas Aquinas (1225-1274) ve Ayn Rand'dır (1905-1982).

Yanlış felsefenin en önemli filozofları ise: Plato (M.Ö. 428-348), Saint Augustine (354-430) ve Immanuel Kant'dır (1724-1804).

Başta, " Hegel'cilik, Nietzche'cilik, Egzistansiyelizm (Varoluşculuk), Mantık Pozitivizmi, Pragmatizm ve Marksizm " olmak üzere, sözde modern felsefelerin hepsi doğrudan veya dolaylı olarak Immanuel Kant'dan kaynaklanmıştır.


Bir felsefe -asli hatlarıyla- ya doğrudur (rasyoneldir), ya yanlış (irrasyonel). Felsefe tarihi bu iki uçta yeralmış filozofların tartışmalarından ibarettir. Bu uçlarda yer almış filozofları birer mihver olarak düşünürsek; rasyonel mihverin -yirminci yüzyıl öncesine kadarki- en önemli iki filozofu, Aristo (M.Ö. 384-322) ve St.Thomas Aquinas'tır (1225-1274); irrasyonel mihverin en önemli bazı filozofları ise, Plato (M.Ö. 428-348), Saint Augustine (354-430), Immanuel Kant'tır (1724-1804). Plato ve öğrencisi Aristo'nun felsefeleri arasındaki savaş, mistisizmle akıl arasındaki savaş olarak kabul edilir. Fakat; irrasyonelliğin, kötülük olduğu ölçüde, en irrasyonel filozof -genellikle önerildiği gibi- Plato değil, Kant'tır. Plato, hiç değilse, "iyi bir hayat"ın nasıl olacağı üzerinde kafa yormuş, felsefenin çoğu temel meselesini -bu arada bazı yanlışları da- formüle etmiştir. Kant ise bütün ömrünü, insanın akla olan güvenini yıkmayı amaç edinmiş bir felsefenin inşaına hasretmiştir. Bu kitapta sıkça geçen "Modern Felsefe"nin kurucu atası, Kant'tır. Bugünün felsefesine egemen olan eğilimlerin hemen hepsi -başta Hegel'cilik, Marx'cılı, Nietzche'cilik, Egzistansiyelizm (Varoluşculuk), Mantık Pozitivizmi, Pragmatizm- doğrudan veya dolaylı olarak Kant'tan kaynaklanmıştır ve "Modern Felsefe" olarak anılacaktır.


Başta Kant olmak üzere modern filozofların hepsinin, insan zihnine yaptıkları saldırının ağırlık merkezi, ****fiziken-verili olan ile insan-yapısı arasındaki farkı bulanıklaştırmak doğrultusunda olmuştur. Bu fark üzerindeki zihin karışıklığı, çok eskilere dayanır (Aristo dahi, Plato'nun etkisini yok edemediği bazı görüşlerinde buna katkıda bulunmuştur); fakat, bugün bu karışıklık, insan bilincini inanılmaz ölçülerde köreltmektedir ve geçmişteki hiç bir mazeret, bu günün insanları için söz konusu değildir.


Bu karışıklığı yaratmak için tipik bir yaklaşım, bugünün felsefe kürsülerinde şöyle dile gelir: evrende "gereklilik" diye birşeyin olmadığını isbat etmek için, felsefe profesörü şu örneği verir: nasıl ki, Türkiye altmışyedi vilayete sahip olmak zorunda değildi, altmışbeş veya altmışdokuz da olabilirdi; aynı şekilde, güneş sistemi de dokuz gezegene sahip olmak zorunda değildi, yedi veya onbir de olabilirdi.


İnsan zihnini felç etmenin temel tekniği, bir yandan insan-yapısı şeyleri ****fiziken-veriliymiş gibi sunmak, öte yandan tabiata (yani, ****fiziken-verili olana) insani bir kimlik vermekten ibarettir. Bu tekniğin hilesi, insanın bilgi eksikliğinden başka bir şeye işaret etmeyen "şans" veya "probabilite" gibi kavramlarla yüklü bir bağlam kurarak, tabiata belirsizlik atfetmektir. "İnsan davranışları kestirilemez; dolayısiyle, tabiat kestirilemez" gibi örtülü bir yanılgıdan, "Tabiatın iradesi vardır, insanın yoktur; tabiat özgürdür, insan bilinmez kuvvetlerce yönetilir; tabiat fethedilmez, insan fethedilir" gibi açıkca vahim yanılgılara kısa bir mesafe vardır.


****fiziken-verili olan ile insan-yapısı ayrımının tam bilincinde olmamak, insanların çoğunun içinde bulundukları belirsizlik duygusunun, ümitsizliğin, karamsarlığın, içebakıştaki başarısızlıklarının temel sebeplerinden biridir.


İnsan bilinci, en az bilinen ve en çok suistimal edilen; dolayısiyle, üzerindeki kontrolun en sık kaybedildiği hayati organdır. Bir insanın, bilinci üzerindeki kontrolu kaybetmesi, insani tecrübelerin en korkuncudur: kendi etkinliğinden şüphe eden bir bilinç, dayanılmaz bir rahatsızlık duyar. Fakat; çoğu insan, bilincini felç etmek için herşeyi yapar; saçlarına, ayak tırnaklarına, midesine gösterdiği itinayı, bilincine göstermez. Bilir ki, bu şeylerin spesifik kimlikleri ve spesifik ihtiyaçları vardır; saçları muhafaza etmek için taramak, ayak tırnaklarını muhafaza etmek için kesmek, mideyi muhafaza etmek için asit içmekten geri durmak gereklidir. Fakat, sıra insan bilincine gelince... Onlara göre, bilinç, hiçbir şeye ihtiyacı duymaz ve her şeyi mideye indirebilir; psikiyatrist karşısına vardıklarında, hala, hiçbir sebep yokken kronik bir korku ve sıkıntı içinde olduklarını söylemektedirler.


Bir çok insanın, insan bilincinin tabiatı (işleyiş tarzı) üzerinde hiçbir bilgiye sahip olmaması, kendileriyle dış dünya arasındaki bağı kopartır: kendilerine neyin mümkün olup, neyin olmadığı, kendilerinden ve başkalarından neyi talep edip, neyi edemeyeceklerini, neyin kendi hataları olduğu, neyin olmadığı konusunda hiçbir fikirleri kalmaz. Bilincin hiçbir kimliği olmadığı zımni öncülünü kabul etmiş oldukları için; bir uçta, bilinçleri üzerinde sonsuz bir güce sahip olduklarını ve onu her türlü riskten uzak, istedikleri gibi suistimal edebileceklerini zannederken ("Farketmez; bu sadece benim zihnimdeki bir şey" veya "Boşver, benden başka bilen yok" nosyonlarındaki gibi); diğer uçta, bilinçleri hakkında hiçbir şey yapamayacaklarını zannederler: bilinçleri üzerinde, seçeneklerinin ve kontrollarının olduğunu bilmezler; bilinçlerinin içeriğinin, tabiatca belirlenmiş olduğunu zannederler; kendilerini, kafatasları içindeki erişilmez bir gizin kurbanı olarak görürler; bilinmez bir düşmanın esiri gibi hissederler; rasyonel izahı bulunmayan bir takım duygularca yönetilen çaresiz bir otomaton olmayı kabullenirler ("Ne yapayım, ben böyleyim" nosyonundaki gibi).


Bu belirsizlik insanı sakatlar. Böyle bir insanın, bir amaç veya arzu hakkında düşünürken, sorduğu ilk soru "Bunu yapmak ne gerektirir?" olmak yerine, "Ben bunu yapabilirmiyim?" olur. Sorusunun anlamı şudur: "Ben doğuştan bunu yapma yeteneğine sahip miyim?" Mesela, "Hayatta en büyük isteğim, bestekar olmak; fakat, bunun nasıl yapılacağına dair hiç fikrim yok. Bana bu işi her nasılsa yaptıracak o esrarengiz istidat bende var mı?" Bu insan, bilincin önceliği gibi bir öncülü hiç duymamış olabilir; fakat, bilincinin karanlık labirentlerinde giriştiği bu araştırmaya onu sevk eden bu öncüldür; araştırmasının ona bir şey bulduracağı yoktur; çünkü, mevcudiyete (realiteye) başvurmadan kendi bilinci hakkında hiçbir şey öğrenmesi mümkün değildir.


Böyle bir arzuyu hemen terk etmezse, bunu gerçekleştirmek için belirsizlik içinde gezinip durur. Herhangi bir küçük başarı, huzursuzluğunu artırır; çünkü, neyin buna sebep olduğunu ve bu başarıyı bir daha nasıl tekrarlayacağını bilmez. Herhangi bir küçük başarısızlık, ezici bir darbe olur; çünkü, bu başarısızlığı, kendisinin o esrarengiz ihsandan yoksunluğunun delili olarak alır. Bir hata yaptığında "Ne öğrenmem gerekir?" diye sormaz, "Bende yanlış olan nedir?" diye sorar. Otomatik ve herşeye muktedir bir ilham bekler; tabii, bu ilham hiçbir zaman gelmez. Neşesiz bir mücadele içinde yıllar geçirir; karşısındaki realite bütün gücüyle kendini gösterirken, zihni, onu görmemekte kararlı olarak hep bilincinin içinde doğup büyüyen o kendine-saygısızlık-ve-güvensizlik canavarına korkuyla bakar. Sonuçta, arzusunu terkeder.


Bestekar yerine herhangi bir işi -bilim adamı, işadamı, yazar olmak, zenginleşmek, arkadaş bulmak, kilo vermek- koyun, şema aynıdır.



Neyi değiştirip, neyi değiştiremeyeceklerini belirlemekten aciz bazıları, "realiteyi yeniden yazmağa," yani ****fiziken-verili olanın tabiatını değiştirmeğe teşebbüs eder. Bazıları, insanın mutluluktan başka hiçbir şey hissetmeyeceği, hiçbir acının, hüzünün, hastalığın olmadığı bir evren -bir "ütopya"- hayaline dalar ve neden yeryüzündeki hayatlarını iyileştirmek için bütün arzusunu kaybettiğini merak eder. Bazıları, herkes öyle olsa, kendisinin de cesur, dürüst, hırslı olabileceğini; fakat bugünkü dünyada böyle olmasının mümkün olmadığını zanneder. Bazıları, birgün mutlaka gelecek olan ölümün, düşüncesinden korkmaktan, yaşama işine hiç girişmez. Bazıları, zamanın geçişine herşeye kaadirlik atfeder ve geleneği (yani insan-yapısı olan bir şeyi) hakikate (yani ****fiziken-verili olana) eşdeğer görür: "İnsanlar bir fikre yüzyıllarca inanmışlarsa, o fikir doğru olmalıdır" der. Bazıları, insanların fikirlerine bile değil, hislerine herşeye kaadirlik ve ****fiziken-verili olma statüsü bahş edip; onların irrasyoneliklerini, önyargılarını, batıllıklarını, kıskançlıklarını okşar. Bazıları, kendi eylemlerinin kabahatini, hiç rolü olmayan başkalarına yükler; bazıları, hiçbir rolleri olmadığı halde, başkalarının eylemlerinin kabahatini yüklenir. Bazıları, bilmeye hiç imkanlarının olmadığı bir şeyi bilmemekten suçluluk duyar. Bazıları, bugün öğrendiklerini dün bilmedikleri için suçluluk duyar. Bazıları, bütün dünyayı bir gecede ve zahmetsiz olarak kendi fikirlerine çekemedikleri için suçluluk duyar.


Tabiatla nasıl etkileşileceği meselesi, hiç değilse bazı insanlar tarafından kısmen anlaşılmıştır. Fakat, insanlarla nasıl etkileşileceği, onlarla ilgili yargıların nasıl verileceği konusu, hala tarih öncesi bir karanlık içindedir. İnsanı, diğer canlılardan ayrı kılan husus; insana, kendisini ve başkalarını anlaşılamaz, bilinemez, Kimlik Kanunundan muaf zannettiren şey: insanın irade yeteneğidir.


Oysa, hiçbir şey Kimlik Kanunundan muaf değildir. İnsan-yapısı bir ürün, varolmak zorunda değildir; fakat, bir kere yapıldığında, artık mevcuttur. Bir insanın eylemleri, yapılmak zorunda değildir; fakat, bir kere yapıldığında, onlar artık realitenin olgularıdır. Aynı şey insan karakteri için de doğrudur; bir insan, belirli seçimleri yapmak zorunda değildir; fakat, yaptığı bu seçimlerle karakterini oluşturmuş olduktan sonra, bu karakter bir olgudur; ve bu karakter onun kimliğidir.


****fiziken-verili olgulardan farklı olarak; insan kökenli şeyler (ister fiziki, isterse psikolojik olsun) "insan-yapısı olgular" olarak nitelenebilir. Bir gökdelen, insan-yapısı bir olgudur; bir dağ, ****fizik bir olgudur. Bir dağı olduğu gibi, bir gökdeleni de insan değiştirebilir veya havaya uçurabilir; fakat, varolduğu sürece o gökdeleni yok sayamaz veya onun ne olduğunu inkar edemez. Aynı prensip, insan eylemlerine ve karakterine de tatbik edilebilir. Bir insan, değersiz bir alçak olmak zorunda değildir; fakat, öyle olmayı seçtiği süre boyunca, değersiz bir alçaktır ve kendisine bu gerçeğe uygun olarak muamele edilmelidir; kendisine karşı bunun aksine davranmak, bir olgu ile çelişkiye düşmek, bir olguyu yok saymak demektir. İnsanlar bir gökdeleni inşa etmek zorunda değildir; fakat, bir kere inşa edildiğinde, onu bir dağ gibi ****fiziken- verili bir olgu olarak görmek, onun ortaya konmasındaki insani görkemi yok saymak, realiteye karşı olmaktır.


İrade yeteneği, insana iki hayati açıdan özel bir statü verir: birincisi, ****fiziken-verili olandan farklı olarak, insan ürünleri, ister maddi olsun, ister entellektüel, asla tartışmasız olarak kabul edilmemelidir; ikincisi, ****fiziken-verili olan tabiatı yüzünden, bir insanın iradesi, başka insanların, gücü dışındadır. Evrensel Çekim Kanunu gibi değişmez ögeleri, evren için ne demekse; iradi bir bilince sahip olma özelliği, "insan" denen varlık için o demektir. Hiçbir şey, bir insanı düşünmeye zorlayamaz. Başkaları; düşünmesine teşvik veya engel koyabilir, mükafat veya ceza verebilir; beynini, ilaçlarla veya sopayla dağıtabilir; fakat, zihninin işlemesini sağlayamaz; zihni çalıştırmak, insanın sadece kendi hükümranlığında olan, sadece kendi iradesiyle harekete geçebilecek bir güçtür. Bu yüzden, insana, ne itaat etmeli (boyun eğilmeli), ne de kumanda etmelidir.


Tabiattaki diğer şeyler gibi; insan konusunda da "İtaat" edilmesi gereken şey, insanın ****fiziken-verili tabiatıdır. Tabiatta, kimlikleri tesbit edildikten sonra, bir istisna ile herşeye kumanda etmek mümkündür; tabiatın içinde olmakla birlikte hiçbir şekilde dışarıdan kumanda edilemeyecek bu şey, insanın ****fiziken-verili tabiatının (kimliğinin) bir ögesi olan insan zihnidir. Tabii nesneler, insan amaçlarına uygun olarak, yeni şekillere sokulabilir ve insan amaçları için araçlar olarak görülebilir; fakat, insanlar, yeni şekillere sokulamaz ve başka insanların amaçları için araçlar olarak görülemez.


Tabiatla ilgili olarak; "değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek" ****fiziken-verili olanı kabul etmektir; "değiştirebileceklerimi değiştirmek" bilim yoluyla bilgi edinerek verili olan şeyleri insani amaçlara uygun olarak değiştirmeye çabalamak demektir; "ikisi arasındaki farkı bilmek" tabiata isyan edilemeyeceğini bilmek ve karşısında hiçbir eylem mümkün değilse, tabiatın ortaya koyduğu şeyi huzurla kabul etmek demektir
Devamını Oku

*

Aristo'dan Büyük İskender'e


Aristo'dan Büyük İskender'e

Aristo'dan Büyük İskender'e Büyük İskender, büyük filozof Aristo'ya bir mektup yazıp sorar:

- Zaptettiğim topraklardaki insanları tahakkümüm altında tutabilmek için neler yapmalıyım?

1- Ülkenin ileri gelen insanlarını sürgüne mi göndereyim?

2- Ülkenin ileri gelenlerini hapse mi atayım?

3- Ülkenin ileri gelenlerini kılıçtan mı geçireyim?

Aristo'dan cevap gelir:

1- Sürgünde toplanıp sana karşı başkaldırırlar.

2- Hapishaneler militan yuvası olur, kontrolden çıkar.

3- Onlardan sonraki kuşak intikam hırsıyla büyür, tahtını sallar.

Aristo, çözüm olarak şu tavsiyede bulunur:

- İnsanların arasına nifak tohumları ekeceksin. Birbirleriyle savaşınca, hakem olarak kendini kabul ettireceksin. Ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın!
Devamını Oku

*

Davraniş Bozukluklari


Davraniş Bozukluklari

DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI


Davranış Bozukluğu

Davranış bozukluğunun temel özellikleri başkalarının temel haklarına saldırıldığı ya da içinde olunan içinde olunan yaşa uygun olarak başlıca toplumsal değerlerin ya da kuralların hiçe sayıldığı, tekrarlayıcı bir biçimde ve sürekli olarak görülen bir bozukluktur.


BELİRTİLERİ :

1- Çoğu zaman başkalarına gözdağı vermek, korkutmak ve üstünlük taslamak, kabadayılık.

2- Çoğu kez kavga ve dövüş başlatmak.

3- Sopa, taş, kırık şişe, şiş, bıçak, tabanca gibi başkalarına ciddi bir biçimde fiziksel olarak zarar vermek, yaralamak.

4- İnsanlara fiziksel olarak acımasız davranmak.

5- Hayvanlara fiziksel olarak acımasız davranmak.

6- Diğer insanlara saldırarak soyma, hırsızlık, silahlı soygun yapma.

7- Cinsel olarak diğer insanları taciz etme, zorlama.

8- Yangın çıkarma.

9- Başkalarının eşyalarına zarar verme, kırma, dökme.

10-Başka insanların evine arabasına zorla girme.

11-Bir çıkar sağlamak ve sorumluluktan kaçmak için çoğu zaman yalan söyleme.

12-Başka insanların değerli eşyalarını çalma.

13-Mağazalardan kimse görmeden mal çalma, sahtekarlık.

14-Onüç yaş öncesinden başlayarak ailenin yasaklarına karşı çoğu zaman geceyi dışarda geçirme.

15-Onüç yaşından önce başlayarak çoğu zaman okuldan kaçma, kuralları ciddi biçimde bozma.

16-Onsekiz yaşından sonra antisosyal davranışlar gösterme.


Yukarıdaki tanı ölçütünün, son 6 ay veya 1 yıldır, en az üç tanesi olması halinde davranış bozukluğu teşhisi konulur.


EŞLİK EDEN ÖZELLİKLER VE BOZUKLUKLAR

Davranış bozukluğu olan kişiler, diğer insanların duygularını, arzu, istek ve beklentilerini umursamazlar ve empati yapamazlar. Saldırgan bireyler, belirsiz ortamlarda diğerlerinin niyetlerini düşmanca ve tehdit edici olarak algılarlar. Saldırgan tepkiler verip, bu tepkilerinde de haklı ve mantıklı olduklarına inanırlar. Bu bireyler katı, arsız olup, duruma uygun suçluluk ve pişmanlık duyguları da göstermezler. Çoğu kez arkadaşlarını ele verip, kendi suçları nedeniyle başkalarını suçlarlar. Güçlü görünmeye çalışırlar ama kendilerine güvenleri genelde düşüktür. Öfke atakları, irrite - gergin hal, engellenmeye karşı tolerans düşüklüğü ve sık sık kaza yaptıkları görülebilir. Okul başarıları yaşa ve zekaya göre beklenen düzeyin altındadır (okuma ve sözel becerilerde sıklıkla). İntihar düşünceleri ve intihar girişimleri, rastgele cinsel ilişkilerle hastalık taşıma ve okuldan atılmalar görülür.

Anne ve babanın reddi ve ihmali, huysuz bebeklik dönemi bakımında ve eğitiminde tutarsızlıklar ve baskı, fiziksel ve cinsel sömürü - dayak - denetim eksikliği, çocuğun sınırlarının çizilmemesi, bakım veren kişilerin sık sık değişmesi, ailedeki büyüklerin sayısının fazla olması, suçlu çocuk gruplarıyla arkadaşlık etme de, aileden kaynaklanan bozukluklardır.

Davranış bozukluğu son 10 - 20 yılda artmıştır ve kentlerde daha sık görülmektedir. Erkek çocuklarda görülme sıklığı biraz daha fazladır. (18 yaşın altındaki erkeklerde % 6 - 16, kızlarda ise % 2 - 9 arasında değişir)




Antisosyal Davranış Bozukluğu :

1- Başkalarının mallarına ve bedensel bütünlüklerine yönelik saldırgan ve duyarsız davranışlar.

2- Başkalarının alanlarına, sınırlarına yönelik mesafesizlik, saygısızlık.

3- Dürtüsellik, dürtülerine göre harekete geçme. Bu insanların uzun vadeli planları olmaz, kısa planlar yaparlar. O anda akıllarından geçtiği gibi davranırlar.

4- Duygu ve öfke patlamaları. Aniden dürtüsel olarak veya önemsizde olsa, bir nedene bağlı olarak bağırıp çağırıp kavgaya girişebilirler.

5- Duyarsızlık. Bu insanlar başka insanların yaşamlarında yol açtıklarıhasarlara karşı duyarsızdırlar. Pişmanlık duymazlar.

6- Yalan söyleme ve hırsızlık. Yalan söyleme ve hırsızlık aslında aynı şeylerdir; yani gerçeği çalmaktır. Kendi dünyalarından dışlamak için gereksiz ortamlarda dahi yalan söylerler. Hırsızlıkları çok yoğun değildir. Genelde sabıka almazlar.

7- Kendine duyarsızlık. Sorumsuz araba kullanmak gibi davranış bozukluğu gösterirler. Kendi başlarına gelebilecek olumsuzlukları da umursamazlar.

Bu insanlarda samimiyetin doğal olmayan bir kısmı " mesafesizlik " vardır. Çocukluk öykülerinde iletişim kopukluğu, kurallara uymama, evden kaçma gibi hikayeler vardır. Henüz ergenlik çağına gelmemiş gençlerse hemen " kişilik bozukluğu " tanısı konmalıdır.

8- Kurallara ve otoriteye baş kaldırma ve uymama vardır. Genel kuralları çiğnerler ve öfke patlamaları ile karşı çıkarlar. En yoğun duyguları öfkedir. Bu öfkeyi maskelemezler ve toplumsal sorunlar yaratacak şekilde dışa vururlar.

Bu kişilerde sevgi arayışı ve kabul edilme önemlidir. Kendilerini algılayamaz, anlayamaz ve kendileriyle ilişki kuramazlar.

Diğer belirtiler :

• Öfke patlamaları, kurallara itaatsizlik, hırsızlık, yalancılık

• Vicdansızlık

• Kendisine güçlü görünme isteği. Dışarıdaki insanlara öfke ile güçlü göründüklerini varsayarak, içlerinde güçlü olduklarını sanırlar.

• Ortamı bilgi ile değil, agresyon gerilimi ile kontrol etmek isterler.

• Kendilerini anlamaktan uzak ve her problemde çözümü dışarda arayan kişilerdir. Öfkeyi dış dünyaya akıttıkça kendini savunmuş olur; ama daha çok öfkelenerek bir kısır döngünün içinde kalır. Köşeye sıkışmış hisseder, riske girer, çaresizliği ve çözümsüzlüğü hep öfke nedeniyledir.

• Bu insanların öfkesini bastırıp yenebilen tek duygu kaygıdır. Kaygı yaşarlarsa öfkeleri sönebilir.
Devamını Oku

*

Platon ve İdelar (Düşünceler) Kuramı


Platon ve İdelar (Düşünceler) Kuramı
PLATON ve İDEALAR KURAMI

Bilgi Kuramı Düşünce tarihinde, tüm zamanların kendinden sonraki dönemleri en çok etkileyen düşünürlerinden biri Platon’dur. Platon’un ünlü idealar kuramını incelemeye almadan önce, onun evreni algılayış biçimini kısaca incelemekte yarar vardır. Göze ilk çarpan örnek Platon’un ünlü “Mağara benzetmesi”dir.Platon, felsefe tarihinde oldukça meşhur olan bu mağara benzetmesini özetle şöyle bir dekor içinde anlatır: “Bazı insanlar karanlık bir mağarada, doğdukları günden beri mağaranın kapısına arkaları dönük olarak oturmaya mahkumdurlar. Başlarını da arkaya çeviremeyen bu insanlar,mağaranın kapısından içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvarda, kapının önünden geçen başka insanların ve taşıdıkları şeylerin gölgelerini izlemektedirler. İçlerinden biri kurtulur ve dışarı çıkıp gölgelerin asıl kaynağını görür ve tekrar içeri girip gördüklerini anlatmaya başlar ama içerdekileri, duvarda gördüklerinin zahiri olduğuna ve gerçeğin dışında cereyan etmekte olduğuna inandırması imkansızdır.” Platon’un iki evren ayrımı yaptığından kuşku yok. Bir yanda başlangıçsız, sonsuz ve mükemmel olan bir idealar evreni, öte yanda, ölümlü, mükemmel olmayan, nesneler evreni. İnsan, bedeni ile gölgeler aleminde bulunmasına rağmen, ruhu bir zamanlar idealar evreninde bulunmuş olduğu için, idealar evrenindeki gerçekler hakkında, kesin olmayan fikirlere sahip olmaktadır. Platon’a göre bilgi, ruh için sadece bir “hatırlama”dır. Bu “doğuştan bilgi” veya “ruhun hatırlayışı” konusu Platon’a göre yaşam öncesi bir hayatın varlığı, dolayısıyla ruhun ölmezliği konusunda önemli bir kanıttır. İdealar Kuramı İdealar yalnızca nesnelerin düşünsel karşılıkları değildir. Nesnelerin olduğu kadar, nesnesel karşılığı bulunmayan, “adalet, eşitlik, güzellik” gibi soyut kavramların da, kendi ideaları vardır. Ve idealar evreninde, idealar, en üstlerinde Platon’un Tanrı ile özdeşleştirdiği “iyi ideası”nın da bulunduğu bir sıra düzeni içindedirler. Somut nesnelerin olduğu kadar soyut kavramların da ideaları olduğunu düşünerek, fiziki ve sanal evreni ayrı ayrı inceleyecek olursak; sanal evrendeki formlar hakkında bilgilerimizin tam ve kesin olduğunu, oysa fiziki evrende bulunan nesneler hakkında ise ancak bir kanı, yaklaşık bir bilgi sahibi olabildiğimizi görürüz. Çünkü fiziki evrende algıladığımız hiçbir nesnenin, zihnimizde canlandırdığımıza tıpa tıp uyduğunu iddia edemeyiz. Fiziki evreni algılamamız sürekli yuvarlamalara mahkumdur. Bu iddiayı daha iyi açıklayabilmek için şu misaller verilebilir: Dünyada 1 metre uzunluğunda ölçtüğümüz milyonlarca belki milyarlarca 1metrelik cetveller olabilir ama aslı Paris’te Louvre müzesinde özel şartlarda koruma altındadır. Diğerleri ona çok yaklaşık uzunlukta olabilirler ama mutlak eşitliklerini kimse iddia edemez. İdealizm İdealizm, insanın gerçekliğe ya da deneyime ilişkin yorumunda ideal ya da tinsel olana öncelik veren, dünya ya da gerçekliğin özü itibariyle tin olarak varolduğunu, soyutlama ve yasaların duyumsal şeylerden daha temel ve gerçek olduğunu, gerçekliğin zihinden bağımsız olmadığını savunan öğretiye karşılık gelir. İdealistlere göre, mutlak gerçek (metafizik) fiziksel olmaktan çok ruhidir. Çevredeki dünyayı inkar etmemekle beraber, bunların mutlak gerçek olmadığını ileri sürer ve bunların ruhi gerçeğin bir görüntüsünden başka bir şey olmadığını iddia eder. İdealistler, insanın ruhsal bir nesne olduğu konusunda birleşirler; fakat onun meydana geldiği bu mutlak ruhsal gerçekle nasıl bağdaştığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ruhsal bir varlık olan insanın yaşamdaki başlıca amacı kendi doğasını ifadedir. Eğer çocuk sadece bilgi depolayan beyin ya da sinir sisteminden ibaret görülürse küçümsenmiş olur. Onun ruhsal bir kaderi yerine getirecek bir kişi olarak görülmesi gerekir. SİSTEMATİK FELSEFE OLARAK İDEALİZM İdealist Metafizik İdealistlerin insan doğası açıklamalarında, insanın tinsel/ruhsal varlığı/özü onun en önemli ve en temel niteliğini oluşturur.

Devamını Oku

*

Felsefede tanri kavrami


Felsefede tanri kavrami

FELSEFEDE TANRI KAVRAMI


Biyolojik açıdan diğer canlılardan farklı olmayan insanoğlunun temel niteliklerinden birisi dünya-içeriliğidir. Bu yetisi ile, nesneleri simgesel olarak dönüştürür ve dış dünyayı bir bilinç varlığı haline getirerek, bir evren tasarımına yönelir. Bu durumda ise iki gerçekliğin içinde yaşar. Birisi fiziksel gerçeklik diğeri de kültürel gerçekliktir. Bu nedenle insan, organik yaşamın sınırlarını aşan bir canlı olarak, farklı bir varlık alanına açılır. İşte bu noktada da varoluşunun özünü, yarattığı bu kültürel evrenin içerisinde kurar ve tanrı kavramını orada bulur. Sonuç olarak oluşturduğu bu “simgeler evreni” içerisinde zihinsel edinimlerde bulunan insan, inandığını bilir, bildiğine de inanır. Bu durum ilk bakışta bir paradoks olarak gözükebilir ancak unutulmamalıdır ki inanç “anlamak için inanıyorum”diyebilen Agustinus gibi birçok düşünüre göre bilmenin başlangıcını oluşturan ilk basamaktır. Öyleyse inançla bilgiyi arayan insan hem nesnel hem de simgesel evrenindeki yolculuğunda bilgiyi anlamaya çalışmış, ona ulaşmak istemiştir. İşte bu bilgi arayışı da felsefi düşüncenin ortaya çıkmasına uygun zemini hazırlamıştır.

Bilgelik sevgisi anl..... gelen “philosophie”Yunanca bir kelimedir ve insanın hakikate ulaşmak için çaba göstermesi anl..... gelmektedir. Felsefenin bu ****fizik disiplinin yanında, öteden beri, bir de “ahlak” disiplini bulunur. ****fizik varolanı bilmek ister. Ahlak ise olanı değil olması gerekeni araştırır. Kısaca şöyle de denilebilir: Evrenin kaynağını bilmek isteyen teorik felsefenin yanında, bir de insanın yürüyeceği yolu gösteren pratik felsefe yani ahlak vardır. Ancak felsefenin iki ana prensibi olan ****fizik ve ahlakın yanında bir üçüncü disiplini daha bulunmaktadır: bu da “Mantık” tır. Mantık doğru olan bilginin bilimidir. ****fizik ve ahlakta dahil her bilgi mutlaka hakikate ulaşmak ister ve her bilim sürekli olarak doğru bilginin peşindedir. Burada ise kaçınılmaz bir şekilde “hakikat nedir ve nasıl elde ederiz” problemi ortaya çıkmaktadır. İşte felsefede, sözü edilen bu ana problemlerden oluşan bir dokumaya benzemektedir.

İlk felsefi yaklaşımlar Brahma dininin Rigveda denilen en eski bölümlerinde bile karşımıza çıkmaktadır. Rigveda da “Tanrılar ve insanlar yokken bu evrende acaba ne vardı” sorusu sorulmaktadır. Bu türden düşünceler ilk felsefi açıklamalar olarak kabul edilebilir. Fakat felsefe nerede ve ne zaman başlamıştır sorusunun cevabı esasında felsefenin kurallarından dolayı belki de şöyle verilebilir: “İnsan nerede kendi düşüncesiyle dogmalara karşı bir reaksiyon göstermiş ve inancın dışına çıkmak gereksinimini duymuşsa, o anda orada felsefi düşünce, saf ve gerçek anlamda başlamış olur” İşte bu yüzden insanlığın bilinen kültür tarihinin başlangıcını oluşturan Sümer, Mısır ve Hint felsefeleri kendini hiçbir zaman dogmalardan soyutlayamamış ve bir tür rahip felsefeleri olarak kalmıştır. Kendisini bu anlamda soyutlayarak tamamen bilimsel bir biçimde gelişebilen ilk felsefe ise, Mısırdan geometriyi, babilden astronomiyi almış olduğu gibi ussal düşünce tarihinin öncesinden etkilenmiş olmasına rağmen, yine de eski “Yunan” felsefesidir denilebilir.

İşte bu Çağlarda yaşayan ve bir din yenilikçisi olarak tanınan Ksenofanes (M.Ö.575-490), daha 100 yıl geçmeden kökleri Homer ve Hesiod’a kadar inen antik Ege Mitolojisinin tanrı kavramı ile savaşır ve Tanrıların insanlaştırıldığını söyler. Bir yazısında Homer’den şikayet bile eder. Çünkü Homer tanrılara insanların çirkin ve kötü davranışlarını yüklemiştir. Ksenofanes Tanrı kavr..... ahlaki bir temel kazandırmak ister. Ayrıca o tanrıların insan biçiminde tasarlanmasına da karşıdır. Ona göre Tanrı birdir, her şeyi görür, her şeyi işitir, değişmez, ölümsüzdür ve soyut gücü ile evrendeki tüm davranışları ve değişimleri düzenler. Ksenofanes bu düşünceleri ile daha sonraları Eflatun ve Aristo’daki tanrı kavramının da hazırlayıcısı olmuştur. Görüldüğü gibi Ksenofanes monoteisttir. Ancak ondaki monoteizm Hıristiyanlık ve Müslümanlıktan farklıdır. Çünkü onun tanrı kavramı aynı zamanda panteisttir. Yani tanrı bir yaratıcı olmayıp evren ile özdeştir, evrene eşittir.

Eserlerini özellikle güç anlaşılacak biçimde yazan Efesli Heraklit ise ilk kez rastlanan önemli bir düşünüşe ulaşır. Heraklit, “görünüş evreni” ile “gerçek evren”in birbirinden ayırma gerekliliğinden bahseder. Görünüş evreni duyularımızla algıladığımız evrendir. Bu evrenin gerisinde gizlenen gerçek evren ise ancak akıl ile kavranılabilecek bir olgudur. Bu yüzden de ona göre her zaman akla uymalı ve duyumlarımızın bizi aldatmasına kendimizi kaptırmamamız gerekmektedir. Bu evrendeki sonsuz değişimler içinde tek sabit kalan şey, bu değişimleri yöneten yasadır. Heraklitde de panteist yaklaşım vardır ancak o Ksenofanes’in aksine, Tanrının değişmeyen sabit bir varlık değil, evrendeki tüm değişmelerin düzenleyici yasası olduğunu savunur.

Ksenofanes’in kurduğu Elea okulunun ünlü temsilcilerinden olan Parmenides ise Heraklit ile ciddi görüş ayrılıklarına düşmüştür. Bu durum felsefedeki ilk ve bilinçli görüş çatışması olarak kabul edilmektedir. Parmenides, evren konusundaki düşüncelerini yalnızca akıl yolu ile elde etmeyi deneyen ilk düşünürdür. O felsefe tarihinin ilk rasyonalist filozofudur. Parmenides felsefesinin temeline “Varlık varlıktır, yokluk yokluktur” kuramını yerleştirmiştir. Ona göre varolmayan bir şeye var demeye kalkışmak çelişkilidir ve bu konuda Herakliti de açıktan suçlamıştır. Aslında her iki düşünür gerçek evreni akıl yolu ile kavradığımız evren olarak görmüşlerdir. Ancak iki evrenden hangisinin gerçek olduğu konusunda birbirlerinden kesinlikle farklıdırlar. Parmenides’e göre aldatıcı olan değişme halinde bulunan evrendir. Değişmeyen, sabit duran ve bir olan evren gerçek evrendir. İşte bu “BİR” tanrıdır yada tanrı ile özdeştir.

İkinci dönemin önemli filozoflarından olan Anaksogoras ise “bir kaostan nasıl oldu da bir kozmos oluştu” sorusunu sormuş ve Evrendeki düzeni oluşturan sebepleri araştırmıştır. Ona göre nasıl bir taş yığınından ev, bir çamur yığınından heykel oluşamazsa, kaosta kozmosa kendiliğinden dönüşemez. Bunun için bir plana göre çalışan yaratıcı zekaya gereksinim vardır. Anaksagoras evrenin bir tür mimarı olarak değerlendirdiği bu güce “Nus” adını vermiştir. Ona göre Nus bir tanrıdır. Yalnız, onun Tanrısı, sadece Evrenin bir mimarı ve yapıcısı olup, yaratıcısı değildir. Nus bir vuruş ile evreni oluşturmuş ve sonra sahneden çekilerek evrenin oluşunu kendi haline bırakmıştır (Deizm). Anaksagoras, felsefede evreni dinsel bir görüşle veya teolojik yaklaşımla açıklayanların ilki sayılır. Bu durum ise, evrenin başlangıcından günümüze kadar belli bir amaç doğrultusunda hareket ettiğini kabul etmek demektir.

Demokrit ise teolojik görüşün zıddı bir evren açıklamasının tipik temsilcisidir. Çok ünlü bir sözü vardır: “Bu evrenden iki şeyi kaldırmak gerekir, onlarda amaç ve rastlantı’dır” Demokrit kendisine kadar olan filozofların en maddecisi(materyalisti)dir. Çünkü ona göre gerçek, madde olan atomlardan oluşur.

Sofistlerde (M.Ö. 500) özellikle insan konusuyla ilgilenmişlerdir. Onlara göre şimdiye kadar ki felsefe, evren konusunda tutarlı bir anlayış elde edememiştir. Sofistlere göre: “Ne kadar filozof varsa, evrenin yapısı hakkında o kadar görüş vardır” Sofistlerin en ünlülerinden olan Protagoras daha da ileri gitmiş ve “Tanrılar var mı yok mu bilemeyiz” demiştir. Onun çok ünlü bir kuralının olduğu söylenir. “İnsan her şeyin ölçüsüdür” . Protagoras için tümel bir gerçek yoktur. Olsa olsa her insanın kendisine ait inançları vardır. O halde her görüşün karşıtı olabilir ve hangisinin doğru olduğunu göstermek için tek yol vardır. Bu da karşıdakini inandırabilme gücüdür. İşte hitabetbu noktada asıl olandır. Nitekim sofistler gramerbilimini ilk kez ortaya koyanlardır.

Sokrat ile de Yunan felsefesi en önemli aşamasına ulaşmıştır. Bundan sonraki felsefe akımlarının en önemli konusu erdem ve erdemin nitelikleri olmuştur. Sokrat temelde dindar bir insandır. O yaşamın yüksek bir gücün kontrolünde olduğuna sağlam bir inanç ve bilinçle inanır. İçinden gelen sese “benim diamon’um” diyerek o kutsal gücün dışında değil içinde olduğunu belirtmiştir. Onun mutluluğa verdiği cevap kendisiyle gösterebildiği uyumu, erdeme verdiği cevap ise bilgidir. Peki öyleyse “bilgi” nedir. Ona göre bu noktada önemli olan dışarıyı yani evreni bilmek değil insanın kendi kendini bilmesidir. Belki de bu yüzden Sokratın eğitim metodolojisinde ve oluşturduğu diyaloglarda nihai bir son yoktur. Sorular sonu oluşturur ve sentez kişinin kendisine bırakılır. Sokrat’ın yolunu takip eden sonraki düşün akımları da “kendini bil” varsayımını rehber edinmişlerdir.

Kendisini Sokratın mantıksal devamı sayan Eflatun (Platon M.Ö 427-347) içinse iki evren vardır. Bu iki evren gerçek evrendir. Biri; sürekli var olan ve yok olan, algılanabilen, nesnelerin sürekli değişmek zorunda olduğu evren; ötekisi başlangıcı ve sonu olamayan idelerin ya da ideallerin evreni. Eflatun’a göre bilmek, ideler evrenini ve bu evrende hüküm süren yasaları tanımaktır. Duyular evrenini de ancak ideler evrenine katıldığı ölçüde bilmek mümkündür. Eflatundan sonra Yunan felsefesinin klasik dönemindeki ikinci büyük düşünürü olan Aristo (M.Ö 384-322) iki bin yıl boyunca batı uygarlığına hakim olmuş ve dönemin temel görüşlerini oluşturmuştur. Ona göre bilmek, objeleri tek tek tanımak olmayıp, bu objeleri bir de “genel bir kavram altında toplamak” demektir. Eflatunun tersine, Aristo’ya göre genel kavramlar tek objelerin kendisinde gizlidir. Aristo’nun deyimiyle doğa yada canlı güç “bir mimardır” çünkü doğa yaratabilendir. Bu benzetmenin aslında özel bir anlamı da vardır; ki o da mimarın belli bir plan ve amaca göre çalışmasından dolayıdır.

Romalı Philon (M.Ö 25-M.S.50?) ise Platonun idelerini “Tanrının ruhunda gizli olan” şeklinde yorumlamıştır. Philon, Platocu felsefeyle Tanrının elçisi olan Musa’nın hermetik kökenli öğretisini birleştirmiş ve böyle bir denemeyle din ile felsefeyi aynı potada eritmek istemiştir (yeni Eflatunculuk). Bu girişim daha sonraları üç semitik din içinde benimsenip irfan yada gnosis öğretisi olarak yer almıştır. Hermetik öğretininPhilon sonrası döneminde İbrani kabalası yazıya dökülmüştür. Ayrıca bu dönem, Museviliği olduğu kadar İslam Tasavvufunu da derinden etkilemiş, özellikle İbn-Arabi, varlık birliği yada vahdet-i vücut kuramı ve yöntemiyle hem felsefe, hem de tasavvuf da önemli bir etki oluşturmuştur.

Antik Ege uygarlığının ardından felsefe, genelde yeni dünya dini Hıristiyanlığın etkisi altına girmiştir. Bu dönemde felsefenin işlevi, dinin dogmalarını temellendirmek ve savunmak olmuştur. Antik çağın iki düşünürü Platon ve Aristotelesin düşünceleri bir yandan resmi ideolojiye dönüşürken, diğer yandan da ilginç bir şekilde yasaklanmıştır. Orta çağdaki bu Skolastik felsefe anlayışı, tek ve asıl gerçeğin Tanrı olduğunu, Dünyanın ise gerçek olmayan bir gölge olduğu savını egemen kılmıştır. Dolayısıyla dogmalar, tanrısal düşüncenin mantıksal sonuçlarıdır. Bir başka deyişle inanç akılla doğrulanmalıdır. Dönemin düşünürlerinden Scottus Eriugena’ya (833-880) göre tanrı real töz yani asıl gerçekliktir. Olgusal ve evrenseldir. St. Anselmus (1033-1109)’un “Monologion” adlı yapıtında Tanrı, adalet, iyilik, bilgelik ve mutluluğun kendisidir. Gerçek üstüne (De Veritate) adlı yapıtında ise Tanrının varlığında yoğunlaştığını ve birliğe ulaştığını ileri sürmüş, çoklukta tekliğin bulunduğunu ortaya atmıştır. Aquino’lu Thomas’a göre ise Tanrının düşünceleri en son olgusal nesnelerin kendileridir ve bu durumda Tanrı kendinde gerçekliktir. Fakat Thomas’a cevap çok geçmeden İskoçyalı Duns Scotus (1224-1274)’dan gelmiştir; “Felsefenin aracı olan us, vahiyle gelen Tanrı bilgisini doğrulayamaz”. İşte bu tutum Tanrıbilimi’ni yada Teolojiyi bir “bilim” olmaktan çıkarmış ve skolastik dönemin kapanışını hazırlamıştır. Bu durum ise Tanrıbilimin ussal verilerle temellendirilme çabalarının başarısız kalışının kabulü anl..... gelmiş ve Yeniçağ yada Rönesans’ın ussal ve bilimsel düşünceyi öne çıkardığı dönemin başlamasına neden olmuştur.

Bu dönemde Descartes “Kuşkulandığım hiç bir şey gerçek değildir, ancak kuşkulanıyor olmamdan kuşkulanamam, bunun için kuşku düşüncemin kaynağıdır” diyerek, ilk gerçek düşüncenin “kuşku edimi” olduğu sonucuna varmıştır (Septizm). Ona göre kuşku üzerine kuşkulanmak bilinçlenmektir. Bilinçlenmiş kuşku ise özünde bir eleştiridir ve giderek yargıları oluşturur. Kant ise kuramsal usun eleştirisinde, gerçeğin yalnızca fenomenler düzeyinde bilinebileceği sonucuna varmış ve ancak böyle bir bilginin güvenilir olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre bundan ötesi ****fiziktir ve inancın konusu olur.

Hegel’de eleştirinin eleştirisini yapar ve eleştiriyi aşmak için senteze gitmek gerektiğini söyler. Ona göre bir nesneyi bilmek, onun oluş süreçlerini, bir kavramı bilmek ise onun kültür süreçlerini bilmektir. Akıl ile doğa, ya da bilen ile bilinen özdeştir, çünkü her ikisi de akıldır ve aynı yasalarla devinirler. İşte bu nedenle, aklın dış dünyayı kavraması aslında kendini kavraması, kendini bilmesidir. O halde gerçek ussal olandır ve ussal olan da gerçektir. Bu söylem ise şu sonucu doğurur; “Algılarımız, tasarımlarımız ve kuramlarımız nesnel gerçeğe uygun oldukları oranda hakikat olurlar”

Rönesans’la başlayan teolojiden arınma uğraşısı, Aydınlanma sürecinde felsefenin yeniden kendi bağımsızlığını kazanmasıyla sonuçlanmıştır. Deistlerle birlikte ortaya çıkan sekülerizm ise 16.yy’da Romantik deistlerin elinde dinsel yaşamın eleştirisine dönüşmüştür. Onlar tanrının yalnız akıl yoluyla bilinebileceğini söylemişlerdir. Aydınlanmanın içeriğinde “insan nedir” sorusuna verilen yanıtlar ise Hümanizm, akılcılık ve evrenselcilik evrelerini ortaya çıkartmıştır.

Felsefe ile teoloji arasındaki problem, aslında farklı tasarımların sonucunda oluşan tanrı kavramlarının çatışması değildir. Kuralcı inanan ile filozofun din üzerine farklı şeyler söylemeleri; tanrı kavr..... farklı bakmalarından değil, insanın tanrı ile ilişkisini nasıl yapılandıracağına dairdir. Felsefe tanrıya aklın yetileri içinde bakmaya çalışır. Kimi zaman bilgiyi anlamak için inancı sorgular, kimi zaman ise bilgiyi sorgulayarak bilinçli bir inancı arzular. Kısacası özünde felsefe tanrıyı istemektedir.

Görüleceği gibi Antik Ege (Grek) felsefesinin temel problemleri bugünde felsefenin temel problemlerini oluşturmaktadır. İnsan hala bir yandan evren karşısındaki konumunu belirlemeye çalışırken; bir yandan da, kamusal yaşam içinde birey olarak varlığını tanımlayıp, varoluşunu anlamlandırmaya çalışmaktadır. Referansları nereden alırsa alsın, kavramları kuran gene insan zihnidir. İşte bu zihin soruları sorabilmiş olmasına rağmen tüm çağlarda süregelen o arayışına devam etmekte ve yanıtları hala aramaktadır.
Devamını Oku

*
Academics Art History  Blogs - BlogCatalog Blog DirectoryAcademics Blogs - Blog Top Sites