Blogda Aramak İçin TIKLAYINIZ

Yükleniyor...

YENİ MASALLAR GELDİ!


Ailesini Arayan Kardan Adam




O gün, yılın ilk karı yağmıştı. Narlıköy’ün çocukları hemen toplanıp, kendilerine kömür gözlü, havuç burunlu, sevimli bir kardan adam yaptılar. Bütün gün neşe içinde kartopuna tutup, oynadılar.


Çocukların sevinçli.hali kardan adamın da çok hoşuna gitmişti. Onların çevresinde koşup oynaması bir anda kardan adamı da canlandırmış gibiydi. Öyle ki, karanlık bastırıp da çocuklar evlerine çekilince pek hüzünlendi. Kendisini çok yalnız hissetti. Öylesine üzüldü, öylesine üzüldü ki, neredeyse buzdan kalbi “Çıt!” diye kırılacaktı. Sonra, “Belki de onları yeniden görebilirim,” diye düşündü. Yavaşça yeniden doğrulup, en yakınındaki evin penceresine yaklaştı. İçeride çıtır çıtır yanan soba, camları iyice buğulamıştı. Yine de annenin küçük toprak taslara buharı tüten, sıcacık çorba doldurduğu görülebiliyordu. Baba, sobanın ağzına kürek kürek kömür atıyordu. Çocukların neşesine de diyecek yoktu. Bir yandan buharı tüten çorbaya kaşık sallarken, bir yandan da o gün okulda olanları anlatıyorlardı.


Kardan adam üzüntüyle içini çekti. Kendisinin hiç evi, ailesi olmamıştı. Nasıl olsun? Günübirlik yaşıyordu zaten. Üstelik şu sevimli afacanlar olmasa ayaklar altında ezilen bir tutam kardan başka bir şey olmayacaktı. Hele şu Güneş yüzünü birazcık gösterse, yaşamının o anda son bulacağını biliyordu.


Birden kararını verdi. Daha önce kar tanelerinden birinin anlattığı o KUTUP denilen yere gidecekti. Böylece yıllarını birlikte geçirebileceği bir aileye de kavuşabilirdi.


Ertesi sabah çocuklar sokağa çıktıklarında bir şaşırdılar ki sormayın. Her yan karlarla kaplıydı. Gece hava daha da soğuduğu için karlar erimemişti, ama bir gün önce özene bezene yaptıkları kardan adam birdenbire yok olmuştu? Doğrusu kimsenin aklı bu işe ermedi.


Kardan adama gelince... Az gitti... Dere tepe düz gitti... Donmuş toprakların üzerinden, çatır çutur buzların arasından geçti. Sonunda Kutup bölgesine vardı. Önce buz gibi rüzgar karşıladı onu. Sonra siyah elbiseli penguenlerle, sevecen foklar sardı çevresini. Foklar küçük yüzgeçleriyle sağına soluna dokunup onunla arkadaş olmak istediklerini söylediler. Penguenlerin bir kısmı neşe içinde el çırpıp bu yeni dostu selamladılar. Bazıları da merakla havuç burnunu, çalı süpürgesini çekiştirdi. Şakacı rüzgar, başındaki şapkayı kapıp kaçırdı. Kardan adam da onları pek sevmişti.”Artık eriyip çamurlara karışmak yok”, diye mırıldandı kendi kendine... “Burada yıllarca yaşayabilirim.”


Ama bir süre sonra herkes kendi işine daldı gitti. Zavallı kardan adam yine tek başına kalmıştı. İlk kez kar ve buz onu titretti. İnanır mısınız, ağaçları, hatta güneşi bile özler oldu. Hele çocuklar... Hele o yaramaz çocuklar burnunda tüter olmuştu. Üstelik şimdi, arzuladığı bir aileye ancak onların yardımıyla kavuşacağını da anlamıştı. Sevilmek istiyordu. Yaşamı bir gün bile sürse, birlerinin ona sarılması, onların sıcaklığını duyması gerekliydi.


....


Çocuklar,* ilkbaharın sevimli müjdecisi kuş cıvıltılarıyla uyandıkları bir sabah, sokakta hiç beklemedikleri bir konukla karşılaştılar. Kardan adam esrarengiz şekilde ortadan kaybolduğu gibi, yine aynı anlaşılmaz bir güçle ortaya çıkmış, onlara gülümsüyordu. Yemyeşil çimenlerle, papatyaların arasında durmuş, omuzlarına konan kuşların şarkılarını dinliyor gibiydi. Her halinden mutluluk içinde olduğu anlaşılıyordu.


Köyün sokakları bir anda neşeli çığlıklarla doldu. Köyün her evinden bir iki çocuk koşarak çıkıp bu eski dostun çevresini sarıyordu. Bu güzel manzarayı gören güneş, bir buluta kendisini örtmesini rica etti. Biraz daha geç ısınıp, çocuklarla kardan adamın mutluluğunu elinden geldiğince uzatmaya çalıştı. Her geçen dakika eriyip toprağa karışan kardan adam ise mutlu gülücükler dağıtmaya devam ediyordu çevresine. Birkaç ay sonra yeniden buluşacaklarını biliyordu Artık, bu dünyada çocuklar var oldukça ve kar yağdıkça her kış yeniden doğacağına inanıyordu.







[size=x-large]Başı Ağrıyan Telefon[/size]




Ah, ah başım nasıl ağrıyor bilseniz. Ya midemin bulantısına, sırtımın sancısına ne demeli? Şaşkın şaşkın bakmayın canım. Bir telefonun da canı acımaz mı sanıyorsunuz yani?* Evet, her zaman her yerde gördüğünüz gibi kordonuyla, tşlarıyla basit bir telefonum ben. Vücudunun ağrısından neredeyse yataklara düşecek bir telefon... Hep o Cengiz’in yüzünden bu başıma gelenler. Cengiz, bizim evin küçük beyi... İşte onunla başım dertte. Aslında hiç de yaramaz bir çocuk sayılmaz. Dersleri deseniz pek fena değil... Laf aramızda ben olmasam derslerini de başaramayacak ya, neyse! Niçin mi? Niçin olacak savrukluğundan. Okulda öğretmeninin verdiği ödevleri deftere yazmadığı için eve gelir gelmez, HAYDİİİ TELEFON... Kah birini, kah diğerini, arkadaşlarını arar durur. Şimdi söyleyin, elinin altında ben olmasam derslerini nasıl çalışacak? Bir de uzun uzun konuşuyor ki, sormayın! Ya beni sağa sola çekiştirirken yerlere düşürmesine ne demeli? Bugün de öyle oldu, neredeyse parçalanacaktım. İyi ki bünyem kuvvetli.


Bugünkü luğumun tek nedeni Cengiz değil. Nükte Hanım da var işin içinde. Nükte Hanım, Cengiz’in annesi. Bugün Cengiz’in doğum günü ya, eşini dostunu arayıp durdu. Pastahaneye, lokantaya telefonlar edildi. Ismarlanan pastaları, börekleri bir bilseniz ağzınızın suyu akar. Benim midem şimdiden gurulduyor. Tabii bana pasta ikram etmek kimsenin aklına gelmez... Olsun, ben yapacağımı biliyorum. Nasıl olsa konuklardan biri pasta tabağını masama dayayacak. İşte o zaman pastadan bir lokma kopardığım için LÜÜPP! Birkaç yudum da limonata içtim mi gel keyfim gel...


Bana kimse doğum günü toplantıları yapıp İYİ Kİ DOĞDUN TELEFON diye şarkılar söylemiyor. Ben de kendi kendime kutluyorum doğum günümü. Niye şaşırdınız öyle? Tabii ki benim de bir doğum günüm var. Hem de neredeyse 150 yıl öncesine dayanan bir doğum günü.


Bir evde telefon bulunması çok güzel birşey elbette. Bakmayın durmadan yakındığıma. Ben de insanlara yardımcı olduğum için çok mutluyum. Hem Cengiz’i size çok çekiştirdim, ama iyi huylarını da gözardı edemem doğrusu. Örneğin telefonla çok nazik konuşur. Önce çevirdiği numarayı söyler, sonra kendini tanıtır karşısındakine. En önemlisi, her dakika başına geçip gelişigüzel numaralar çevirerek tanımadığı kimseleri rahatsız etmez. Dedim ya terbiyeli çocuktur... EEE NE DE OLSA BENİM ARKADAŞIM değil mi ya! Hah işte kendi de geldi yanıma... Fırsatı kaçırmadan doğum gününü kutlayayım.


...


Cengiz, her zamanki gibi telefonun ahizesini alıp, kulağına götürmüştü ki tatlı bir sesle irkildi:


-*Doğum günün kutlu olsun Cengiz. Seni çok seviyorum.


Şaşkın bir şekilde, “Alo!Alo!” diye seslendi. “Şaka yapmayın. Kim konuşuyor?”


-*Aşkolsun... En iyi arkadaşını tanımadın demek... Benim ben... Elinde tuttuğun telefon...


Cengiz, hayretle elindeki ahizeye baktı.


“Dalga geçmeyi bırak... Kimsin sen söyle lütfen!”


- Aşkolsun dostum. Her gün saatlerce benim aracılığımla konuşup duruyorsun... Bugün de ben seninle konuşmak istedim... Olamaz mı yani?


Cengiz, yine de bir arkadaşının kendisine şaka yaptığından emindi, ama konuşmayı sürdürerek ipucu bulmaya çalıştı.


-*Pek ala... Madem öyle söyle bakalım bugün kaç yere telefon ettim.


-*Bugün altı kez sen, beş kez de annen bir yerleri aradı. Sen üç arkadaşından ödev aldın. Diğer üçünü de doğum gününe çağırmak için aradın. Annen ise pastahaneyi, büyükannenleri, halanları aradı. Daha anlatayım mı?


Cengiz çok şaşırmıştı. Gerçekten de bunları telefondan başka kimse bilemezdi. Etrafına ürkerek bakıp, “Ama nasıl olur?” diye fısıldadı. “Madem konuşmayı biliyordun, niçin bugüne kadar hiçbir şey söylamedin?”


-*Bilmem... Bugün içimden geldi. Belki de böyle bir yeteneğim olduğunun farkında bile değildim. Belki de doğum gününü kutlamayı çok istediğim için konuşmayı başarabildim.


Cengiz, gülümseyerek, “Beni çok mutlu ettin” dedi. Bu gün aldığım en güzel kutlama bu... Ben de sana bir armağan vermek isterdim, ama bunu nasıl yapabilirim bilmem ki...


-* Doğum günü pastanı benim yanımda kesmen yeterli... O zaman ben de kendi doğum günümü kutlamış gibi olurum...


Nükte Hanım, odaya girip de Cengiz’i telefonla konuşurken Görünce, sert sert söylendi:


- Yetti ama artık... Saatlerdir konuşuyorsun Cengiz... Neredeyse konuklar gelecek daha giyinmemişsin bile...


Cengiz, telefona “Anlaştık” diye fısıldadı. “Pastamızı birlikte keseceğiz.”**********


....


Balonlar, maskeler, fenerler arasında neşeli oyunlar oynayıp eğlenen çocuklar sıra pastaya gelince büyük masanın başına toplandılar. Nükte Hanım mumlarla süslü pastayı getirip masanın ortasına koydu. Herkes Cengiz’in pastayı kesmesini bekliyordu.


Cengiz neşeli bir şekilde, pastayı alıp telefon sehpasının üzerine koydu. “Pastayı burada keseceğim.” Sonra eğilip, mumları üfledi.


....


İşte benim arkadaşım Cengiz böylesine iyi bir dost... Mumları birlikte üflediğimiz yetmezmiş gibi en büyük dilimi de bana ikram etti. Annesi yanıbaşımda pasta dolu bir tabak görünce, “Şu çocuklar da amma pasaklı. Telefon sehpasına bile pasta tabağı koymuşlar.” Diye söylendi. Az sonra o tabağın bomboş kaldığını görünce bakalım bu kez neler söyleyecek? Bana gelince, daha şimdiden Cengiz’in gelecek doğum gününü iple çekiyorum... Evet, belki sağa sola daha çok telefon edip başımı ağrıtacaklar, ama değer doğrusu... Pasta o kadar güzel ki, her gün doğum günü kutlasalar şikayet etmeyeceğim.**




İYİ HİKAYE SAATLERİ...

*
Academics Art History  Blogs - BlogCatalog Blog DirectoryAcademics Blogs - Blog Top Sites